Eski Bina Yıkımlarında Açığa Çıkan Asbest: Uzun Vadeli Sağlık Riskleri ve Önlemler
Asbest, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde inşaat sektöründe yaygın olarak kullanılan bir yalıtım ve yangın geciktirici maddeydi. 2010 yılında Türkiye’de yasaklanmış olsa da, 2010 öncesi inşa edilen 1980 ve 1990’lı yıllara ait çok sayıda bina hâlâ asbestli malzemeler içeriyor. Bu binaların yıkımı, özellikle kentsel dönüşüm projelerinin hız kazandığı şehirlerde artarken, asbest liflerinin çevreye salınması ve uzun yıllar sonra ortaya çıkan hastalıklar büyük bir halk sağlığı sorunu hâline gelmiş durumda.
Asbestin sağlık üzerindeki etkileri: Belirtiler, hastalık süresi ve istatistikler
Asbest lifleri solunum yoluyla akciğer ve göğüs zarına (mezotelyum) yerleşir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), asbesti 1. grup kanser etmeni olarak sınıflandırmıştır. En sık görülen asbeste bağlı hastalıklar şunlardır:
- Mezotelyoma – göğüs zarında malign tümör; gelişimi 10‑40 yıl sürebilir.
- Akciğer kanseri – asbestle temas edenlerde risk iki katına çıkabilir.
- Akciğer yolu kanseri ve gırtlak kanseri.
- Asbestozis – akciğer dokusunun fibrozisi, nefes darlığı ve kronik öksürükle seyreder.
Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu’nun (IARC) verilerine göre, dünyada yılda yaklaşık 255.000 asbeste bağlı ölüm gerçekleşiyor. Türkiye’de ise son yıllarda yapılan araştırmalar, depremlerin ardından ortaya çıkan yıkım ve kentsel dönüşüm alanlarında asbest maruziyetinin “%91 işçi” oranında arttığını gösteriyor. Özellikle Beşiktaş, Bağcılar, Kağıthane, Adıyaman, Kahramanmaraş ve Hatay gibi bölgelerde yapılan örneklem çalışmaları, asbest içeren malzemelerin sıkça bulunduğunu ortaya koydu.
Mevzuat ve denetim eksikliği
2015 tarihli Atık Yönetimi Yönetmeliği ve 2013 tarihli Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik, asbestin yıkım öncesi kontrolü, lisanslı firmalarca sökülmesi ve atıkların yangın ve su geçirmez ortamda bertaraf edilmesini zorunlu kılıyor. Ancak:
- Yerel belediyelerde asbest envanter raporu hazırlanması ve onaylatılması yaygınlaşmamış.
- Yapılan yıkım ruhsatları çoğu zaman asbest kontrolü olmadan veriliyor.
- Mobil laboratuvarla sürekli ölçüm yapılması ve MoTAT (Mobil Atık Takip Sistemi) üzerinden izleme zorunluluğu uygulamaya konulmamış.
- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın denetim ekipleri, sahada sahte raporların ve eksik koruyucu ekipman kullanımının önüne geçemiyor.
Bu eksiklikler, Temiz Hava Hakkı Platformu ve Asbest ve Tehlikeli Atıklar Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarının uyarılarına rağmen devam ediyor.
Saha örnekleri: İstanbul, Hatay ve Fetihtepe
İstanbul’da, son dört ay içinde Beşiktaş ilçesindeki 500 binanın 211’inde asbest bulunmuş, toplam 270 ton asbest bertaraf edilmiştir. Bağcılar ve Kağıthane’deki benzer projeler de benzer miktarlarda asbestli atık üretmiştir. Ancak Kadıköy, Şişli ve diğer ilçelerdeki verilerin güncel olmadığı belirtiliyor.
Hatay’da 6 Şubat depremi sonrası yapılan saha incelemelerinde, Yeşilköy ve Samandağ yolunda toplanan 8 örnekten 4’ünde asbest lifleri tespit edildi. Bu durum, deprem bölgelerinde yıkım çalışmalarının asbest riskini katlayıcı bir şekilde artırdığını gösteriyor.
Fetihtepe (İstanbul)’de ise yıkım sürecinde hiçbir asbest temizleme raporu sunulmadığı, yıkımın “ıslak çalışma” ve “toz kontrolü” gibi temel önlemler olmadan gerçekleştirildiği iddia ediliyor. İş güvenliği uzmanı Ertuğrul Bilir, bu yıkım sürecinde asbestin kontrolsüz bir şekilde serbest kaldığını ve bölge halkının uzun vadeli maruziyet riskine maruz kaldığını vurguladı.
Uzman görüşleri ve öneriler
Türk Toraks Derneği üyeleri ve asbest uzmanları ortak bir dille şu noktaları vurguluyor:
- Erken tespit ve kontrol: Her yıkım projesi öncesinde asbest envanter raporu alınmalı, rapor onaylıysa lisanslı bir firma life‑cycle yönetim planı hazırlamalıdır.
- Koruyucu ekipman: Yıkım çalışanları N‑95 ya da P‑3 sınıfı maskeler, solunum koruyucu kıyafetler ve kişisel koruyucu donanım (KKD) kullanmalıdır.
- Islak kırma ve toz kontrolü: Yıkım sırasında suyla ıslak çalışma uygulanmalı, toz toplama sistemleri (HEPA filtreli vakum) kullanılmalıdır.
- Sürekli izleme: Mobil laboratuvarlarla hava ve toz örneklemleri günlük olarak alınmalı, sonuçlar işçilere anında bildirilmelidir.
- Bertaraf: Asbestli atıklar, TS 13895 standardına uygun şekilde, kapalı konteynerlerde toplanıp, lisanslı atık bertaraf tesislerine gönderilmelidir.
- Halk bilgilendirmesi: Yıkım bölgelerinde yaşayan kişilere risk ve korunma önerileri duyurulmalı, hastanelerde asbest maruziyeti taramaları (radyografik inceleme, solunum fonksiyon testleri) ücretsiz sunulmalıdır.
Gelecekteki riskler ve politika önerileri
Asbest liflerinin hastalık yapıcı etkisi yıllar, hatta on yıllar gecikmeli ortaya çıkabildiği için “geçikme süresi” (latency period) kritik bir faktördür. Bu durum, mevcut yıkım aktivitelerinin 2030‑2040 yıllarında kanser ve mezotelyoma vakalarının artışına yol açabileceği anlamına geliyor. Dolayısıyla:
- Devlet, ulusal bir Asbest İzleme ve Kayıt Sistemi kurarak geçmiş yıkım projelerinin maruziyet haritalarını oluşturmalı.
- Sağlık Bakanlığı, asbeste maruz kalan işçilere yıllık solunum fonksiyon testleri ve düşük doz BT taramaları zorunlu kılmalı.
- Yıkım projelerinde “Ücretsiz Asbest Kontrolü” hizmeti sunarak, mülkiyet sahiplerinin rapor almasını teşvik etmeli.
- Yerel yönetimlerde, asbest denetimi yapabilecek yeterli sayıda lisanslı uzman istihdamı sağlanmalı.
- Asbest içeren atıkların bertarafı için Türkiye’deki tek yetkili tesislerin kapasitesi artırılmalı; uluslararası standartlara uygun yeni bertaraf tesisleri inşa edilmelidir.
Sonuç
Türkiye’deki eski bina stokları, özellikle kentsel dönüşüm ve deprem sonrası yıkım süreçlerinde **asbest riskinin göz ardı edilmesi**, uzun vadeli halk sağlığı felaketine dönüşebilir. Asbestin kanserojen etkileri on yıllar sonra ortaya çıkabildiği için, bugünkü eksik denetimler yarın ciddi hastalıkların artmasına sebep olabilir. Uzmanların uyarılarını dikkate alarak, mevzuatı sıkı bir şekilde uygulamak, denetimi artırmak ve halkı bilinçlendirmek asbestle ilgili sağlık tehditlerini önlemede en etkili yol olacaktır.
