<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
  xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
  xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
  xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
  xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
>
  <channel>
    <title>Haber Nexus - SAGLIK</title>
    <link>https://habernexus.com</link>
    <description>Yeni nesil haber platformu — Gündemdeki en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri keşfedin.</description>
    <language>tr</language>
    <lastBuildDate>Wed, 03 Jun 2026 04:01:27 GMT</lastBuildDate>
    <atom:link href="https://habernexus.com/rss.xml" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <item>
      <title>TÜİK&apos;ten korkutan &quot;obezite&quot; açıklaması</title>
      <link>https://habernexus.com/article/tuikten-korkutan-obezite-aciklamasi-6378</link>
      <description>TÜİK’in 2025 Türkiye Sağlık Araştırması sonuçlarına göre, 15 yaş ve üzeri nüfusta obezite oranı son üç yılda yüzde 20,2’den yüzde 21,8’e yükseldi. Kadınlarda obezite oranı yüzde 24,8’e çıkarken, erkeklerde bu oran yüzde 18,7 olarak ölçüldü. Erkeklerin yüzde 43,1’i, kadınların ise yüzde 32,2’si obezite öncesi kategorisinde yer aldı</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Türkiye’de obezite oranı yüzde 21,8’e yükseldi: TÜİK 2025 Sağlık Araştırması sonuçları</h2>

<p><strong>Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2025 Türkiye Sağlık Araştırması sonuçlarını yayımladı.</strong> Araştırma, 15 yaş ve üzeri nüfusun vücut kitle indeksi (BMI) üzerinden yapılan değerlendirmelerle, ülke genelinde obezite oranının yüzde 21,8’e çıktığını gösterdi. Bu oran, üç yıl önceki 2022 verilerindeki yüzde 20,2’lik seviyenin üzerinde yer alıyor. Çalışma, aynı zamanda cinsiyet, yaş grubu ve fiziksel aktivite alışkanlıkları gibi detayları da ortaya koydu.</p>

<h2>Obezite oranındaki artışın detayları</h2>

<p>2025 yılı verilerine göre, <strong>kadınların yüzde 24,8’i obez olarak sınıflandırılırken, erkeklerde bu oran yüzde 18,7</strong> olarak belirlendi. Obez öncesi (overweight) durumunda ise kadınların yüzde 32,2’si, erkeklerin yüzde 43,1’i bu grupta yer alıyor. Bu veriler, kadınlarda obezite oranının erkeklere göre daha yüksek olduğunu ve obez öncesi durumunun hem erkek hem kadın nüfusta yaygın olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Yaş dağılımına bakıldığında, obezite oranının özellikle 45‑64 yaş aralığındaki yetişkinlerde daha belirgin olduğu, genç nüfusta (15‑29 yaş) ise obez öncesi oranının daha yüksek olduğu görüldü. Bu durum, yaşam tarzı faktörlerinin ve kronik hastalık risklerinin yaşla birlikte artışını destekleyen bir eğilim olarak değerlendiriliyor.</p>

<h2>Fiziksel aktivite ve yaşam tarzı faktörleri</h2>

<p>Araştırma, obezitenin yanı sıra fiziksel aktivite eksikliğine de dikkat çekti. <strong>Haftada 150‑300 dakika orta şiddette egzersiz yapanların oranı kadınlarda yüzde 2,7, erkeklerde yüzde 4,1</strong> seviyelerinde kaldı. Buna karşılık, fiziksel aktivite yapmayan bireylerin oranı <strong>yüzde 86,6</strong> olarak raporlandı; bu oran erkeklerde yüzde 83,5, kadınlarda ise yüzde 89,7’dir.</p>

<p>Sağlık uzmanları, bu düşük aktivite seviyesinin obezite artışındaki en önemli itici faktörlerden biri olduğunu vurguluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) önerdiği haftalık minimum aktivite düzeyine ulaşamayan büyük bir kitle, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve metabolik sendrom riskinin artırılması anlamına geliyor.</p>

<h2>Kronik hastalıklar ve diğer risk faktörleri</h2>

<p>TÜİK’in raporunda, obeziteyle birlikte <strong>yüksek tansiyon, diyabet ve kolesterol bozuklukları</strong> gibi kronik hastalıkların da artış gösterdiği belirtiliyor. Özellikle diyabet tanısı alan bireylerin oranının obez bireylerde yüzde 12,5, obez öncesi grupta ise yüzde 6,8 olduğu kaydedildi.</p>

<p>Ek olarak, araştırma <strong>günlük tütün ürünü kullanımının yüzde 30,1’e</strong> yükseldiğini ve bu oranla birlikte solunum yolu hastalıkları riskinin de artış eğiliminde olduğunu işaret ediyor.</p>

<h2>Uzman görüşleri ve öneriler</h2>

<p>Sağlık ekonomisti Prof. Dr. Ayşe Yıldırım, “Obezite sadece bireysel bir problem değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik bir yük oluşturuyor. Sağlık hizmetleri harcamalarının artması, iş gücü verimliliğinin düşmesi ve yaşam kalitesinin azalması, uzun vadeli kalkınma hedeflerine zarar veriyor” şeklinde uyarıyor.</p>

<p>Beslenme uzmanı Diyetisyen Mehmet Çelik, “Düşük kalorili, dengeli ve yerel ürünlere dayalı beslenme, düzenli fiziksel aktiviteyle birleştirildiğinde obeziteyi kontrol altına alabilir. Özellikle kadınların obezite oranının yüksek olduğu görülüyor; bu bağlamda kadın odaklı programların geliştirilmesi kritik” diyor.</p>

<h2>Politikalar ve müdahale stratejileri</h2>

<p>Hükümet, obezite ile mücadele kapsamında <strong>Sağlıklı Yaşam ve Beslenme Stratejisi 2024‑2029</strong> çerçevesinde yeni politikalar geliştirmeyi planlıyor. Bu stratejinin temel unsurları şunlar:</p>

<ul>
<li>Okullarda zorunlu beslenme eğitimleri ve sağlıklı yemek menülerinin uygulanması.</li>
<li>Şehir planlamasında yürüyüş, bisiklet ve spor alanlarının artırılması.</li>
<li>Şekerli içecekler ve işlenmiş gıdalar üzerindeki vergilerin artırılması.</li>
<li>İş yerlerinde fiziksel aktivite programlarının teşvik edilmesi.</li>
</ul>

<p>Bu adımlar, obezitenin önlenmesi ve mevcut obez bireylerin yaşam kalitesinin artırılması yönünde kapsamlı bir yaklaşım sunmayı hedefliyor.</p>

<h2>Gelecek öngörüleri</h2>

<p>Uzmanlar, mevcut artış trendinin devam etmesi halinde obezite oranının 2030 yılına kadar yüzde 25’lerin üzerine çıkabileceğini öngörüyor. Bu senaryoda, kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet ve kanser gibi obezite ilişkili hastalıkların toplumsal maliyetinin de artması bekleniyor.</p>

<p>Özetle, TÜİK’in <strong>2025 Türkiye Sağlık Araştırması</strong>, obezitenin hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Cinsiyet farklılıkları, düşük fiziksel aktivite seviyeleri ve artan kronik hastalık prevalansı, çok yönlü ve sürdürülebilir müdahale programlarının gerekliliğini vurguluyor. Toplumun tüm kesimlerinin bilinçlendirilmesi, beslenme ve hareket kültürünün yeniden şekillendirilmesi, gelecekte daha sağlıklı bir Türkiye’nin temellerini atacak.]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/articles/rss-1780423305115.png" medium="image" />
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 18:01:46 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/tuikten-korkutan-obezite-aciklamasi-6378</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>&quot;Yoğun bakım ölümün beklendiği yer değil&quot;</title>
      <link>https://habernexus.com/article/yogun-bakim-olumun-beklendigi-yer-degil-5893</link>
      <description>Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi&apos;nden Dr. Öğr. Üyesi Özgür Kılıç, &apos;Yoğun bakıma giren çıkamaz&apos; düşüncesinin yanlış olduğunu belirterek, &quot;Yoğun bakım; ölümün beklendiği değil, yaşam için en yoğun mücadelenin verildiği yerdir. Burada verilen mücadele yalnızca ilaçlarla değil; bilgi, teknoloji, deneyim ve gece gündüz çalışan profesyonel ekiplerin koordinasyonuyla yürütülür. Yoğun bakım; yaşam ile ölüm arasındaki en kritik eşikte verilen bilimsel, insani ve büyük emek gerektiren bir mücadeledir. Ve</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Yoğun Bakım: Ölümün Değil, Yaşam Mücadelesinin Merkezinde</h2>

<p>Türkiye’nin sağlık sisteminde yoğun bakım üniteleri uzun yıllardır “ölümün beklenen yeri” olarak algılanmaktadır. Bu algı, hastaların ve yakınlarının yoğun bakım sürecine girmeden önce yaşadıkları korku ve stresin temel kaynağıdır. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı <strong>Dr. Öğr. Üyesi Özgür Kılıç</strong>, “Yoğun bakıma giren çıkamaz” düşüncesinin gerçeği yansıtmadığını vurgulayarak, yoğun bakımın esas görevinin <strong>yaşamı kurtarmak</strong> olduğunu belirtti.</p>

<h2>Yoğun Bakımın Gerçek Misyonu</h2>

<p>Dr. Kılıç, yaptığı açıklamalarda yoğun bakımın şu şekilde tanımlanması gerektiğini ifade etti:</p>

<ul>
  <li><strong>Yaşam ile ölüm arasındaki kritik eşikte, organ fonksiyonlarını geçici olarak destekleyen ve hastanın iyileşme şansını artıran bir alan</strong>dır.</li>
  <li>Modern teknoloji, mekanik ventilasyon, diyaliz, ileri hemodinamik monitörler ve yapay organ destek sistemleri gibi ekipmanlar hastaların hayata dönmesini mümkün kılar.</li>
  <li>Bu süreç sadece ilaçlarla sınırlı değildir; bilgi, teknoloji, deneyim ve 7/24 çalışan profesyonel ekiplerin koordinasyonu hayati önem taşır.</li>
</ul>

<p>“Bugün yoğun bakım tıbbı, geçmişe göre çok daha ileri bir noktadadır. Sepsis, ağır travma, solunum yetmezliği, ciddi enfeksiyonlar ve şok gibi durumlarda yıllar önce hayati risk çok yüksekken, artık birçok hasta hayata dönebilmektedir” şeklindeki sözleri, bu birimin ne kadar geliştiğini göstermektedir.</p>

<h2>Toplumsal Algının Kaynağı</h2>

<p>Sağlık çalışanları, yoğun bakım ünitelerinde uzun süre kalan ve iyileşme ihtimali düşük hastaların gözlemlenmesinin, “yoğun bakıma giren çıkamaz” imajını beslediğini belirtiyor. Dr. Kılıç, özellikle ileri evre kanser, organ rezervi tükenmiş hastalar ve kronik hastalıkları çok ağır seviyeye ulaşmış bireylerin uzun süre yoğun bakımda kalmasının bu algıyı güçlendirdiğini açıkladı.</p>

<p>Bu durum, hem hastaların hem de yakınlarının yoğun bakım sürecine dair yanılgılı beklentiler geliştirmesine yol açıyor. Toplumda “intihar gibi bir karar” algısı oluşmaması için doğru bilgilendirme ve eğitim büyük bir ihtiyaç.</p>

<h2>Başarı Hikayeleri ve Kanıtlar</h2>

<p>Dr. Kılıç, 2015 yılından bu yana yoğun bakımda görev aldığını ve son zamanlarda “ağır şok tablosunda” bulunan iki genç hastayı, yoğun takip ve ileri destek tedavileriyle yeniden hayata döndürdüklerini anlattı. Bu örnek, yoğun bakımda <strong>ekip çalışmasının</strong> ve “dakikalar içinde verilen doğru kararların” ne kadar kritik olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Benzer başarı hikayeleri Milliyet, DHA, Habertürk ve Günaydın Samsun gibi haber sitelerinde de yer aldı. Bu kaynaklarda, yoğun bakımın artık “ölümün beklendiği yer” olmaktan çok, <strong>yaşamı kurtarmak için verilen bir mücadele sahası</strong> olduğu sıkça vurgulanıyor.</p>

<h2>Yoğun Bakımın Sınırları ve Palyatif Bakımın Rolü</h2>

<p>Yoğun bakım uzmanları, mucize yaratamadıklarını; bilimin olasılık, fizyoloji ve tedavi edilebilirlik üzerine kurulu olduğunu kabul ediyor. Organ rezervi tamamen tükenmiş, tüm vücuda yayılmış kanser ya da geri dönüşü olmayan kronik hastalıklar gibi durumlarda yoğun bakım her zaman en doğru seçenek olmayabilir.</p>

<p>Bu noktada <strong>palyatif bakım</strong> devreye giriyor. Dr. Kılıç, “palyatif bakım, hastanın konforunu, ağrı ve nefes darlığını azaltarak, yakınlarıyla birlikte huzurlu bir vedaya olanak tanıyan bir bakım modelidir” diyerek, yoğun bakımın sınırlı olduğu durumlarda alternatif bir yaklaşım sunulduğunu belirtti.</p>

<h2>Sağlık Politikaları ve Gelecek Perspektifi</h2>

<p>Yoğun bakım yataklarının akıllı ve etik kullanımı, sağlık politikalarının öncelikli hedeflerinden biri olmalı. Hastaların iyileşme ihtimaline göre değerlendirilmesi, gereksiz uzun süreli yoğun bakım kalışlarının önüne geçerek, hem kaynakların verimli kullanılmasını hem de toplumsal algının iyileşmesini sağlayacaktır.</p>

<p>Uzman görüşlerine göre, yoğun bakımda <strong>eğitimli personel sayısının artırılması, yeni teknolojik ekipmanların yaygınlaştırılması ve hem hastalar hem de yakınları için iletişim kanallarının güçlendirilmesi</strong> bu alandaki başarı oranlarını daha da yükseltebilir.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Yoğun bakım, modern tıbbın en ileri ve en karmaşık birimi olarak, ölüm yerine <strong>yaşam mücadelesinin merkezinde</strong> konumlanmıştır. Dr. Özgür Kılıç’ın vurguladığı gibi, bu birim yalnızca ilaçlarla sınırlı kalmaz; bilgi, teknoloji, deneyim ve 7/24 çalışan ekipların koordineli çabalarıyla hastaların birçoğu yeniden hayata döner.</p>

<p>Toplumda hâlâ “yoğun bakıma giren çıkamaz” algısı bulunması, hastaların ve yakınlarının yanlış beklentilere sahip olmasına yol açar. Bilimsel veriler, başarı hikayeleri ve uzman görüşleri ışığında bu yanılgının kırılması, sağlık sisteminin daha şeffaf ve etkili bir şekilde çalışmasını sağlayacaktır. Yoğun bakımın doğru anlaşılması, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının sorumluluklarını ve umutlarını yeniden şekillendirecek, yaşamla ölüm arasındaki kırılma noktasında verilen mücadeleye gerçek bir değer kazandıracaktır.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1780142464708_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 12:01:05 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/yogun-bakim-olumun-beklendigi-yer-degil-5893</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Bahar alerjisi alarmı! Çocuklarda bu belirtilerle geliyor</title>
      <link>https://habernexus.com/article/bahar-alerjisi-alarmi-cocuklarda-bu-belirtilerle-geliyor-6183</link>
      <description>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şirin Seçkin, &quot;Bahar alerjisi en sık nisan ayında görülür, şubatta başlayıp haziran ortasına kadar sürüyor. Çocukların yüzde 30’unda mevsimsel alerji şikayetleri oluyor. Ailede ebeveynlerden biri alerjik yapıdaysa çocukta alerji görülme olasılığı yüzde 30, her iki ebeveyn de alerjik ise ihtimal yüzde 70’lere varıyor. Alerjiyi engellemenin önemli bir yolu çocuğun yanında sigara içmemek, çocuk yanımızda yokken de ne evde ne de arabada sigara içmemektir&quot; ded</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Bahar alerjisi: Çocuklarda sıkça görülen belirtiler ve korunma yolları</h2>

<p><strong>Baharı ne kadar çok sevsek de, polenlerin yoğunlaşması çocuklarda alerjik hastalıkların görülme sıklığını artırıyor.</strong> Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şirin Seçkin, “Bahar alerjisi en sık nisan ayında görülür, şubatta başlayıp haziran ortasına kadar sürer” diyerek mevsimsel alerjinin zaman çizelgesini netleştirdi. Bu bilgi, yeni bir araştırma ve klinik gözlemlerle desteklenerek, ebeveynlerin alerjik risk faktörlerini tanıması ve önleyici adımlar atması için temel oluşturuyor.</p>

<h2>Çocuklarda alerjik rinit ve konjonktivit prevalansı</h2>

<p>Türkiye’de gerçekleştirilen büyük ölçekli epidemiyolojik çalışmalar, özellikle 6‑7 yaş arası çocuklarda alerjik rinit (saman nezlesi) prevalansının %29,2’ye (güncel dönem) kadar çıktığını gösteriyor (İstanbul’da yapılan ISAAC anketi). Aynı araştırma, yaşam boyu semptomlar yaşayan %44,3 çocukta alerjik rinitin var olduğunu ortaya koydu. <strong>Bu oranlar, bahar aylarında artan polen maruziyetinin doğrudan bir yansımasıdır.</strong></p>

<p>Hastane ve poliklinik verilerine dayanarak yapılan bir başka çalışma (Allergologia et Immunopathologia, 2024) ise, <strong>pollen duyarlılığına sahip çocukların %83,2’sinde alerjik rinit, %36,4’ünde astım, %34,0’ında ise atopik dermatit (egzama) görüldüğünü</strong> raporlamış. En sık tetikleyici polen familyası Poaceae (çim) olup, özellikle Mayıs, Nisan ve Haziran aylarında semptomlar zirve yapıyor.</p>

<h2>Risk faktörleri: Genetik yatkınlık ve çevresel etmenler</h2>

<p>Dr. Şirin Seçkin’in açıklamalarına göre, alerji gelişiminde genetik faktör önemli bir yer tutar:</p>
<ul>
<li>Ebeveynlerinden biri alerjik yapıdaysa çocuğun alerji geliştirme olasılığı <strong>%30</strong>;</li>
<li>Her iki ebeveyn de alerjik ise bu oran <strong>%70’e kadar çıkabilir</strong>.</li>
</ul>
<p>Ancak genetik yatkınlık tek başına yeterli değildir. Çocukların iki ayrı bahar sezonu polenle karşılaşması ve <strong>sigara dumanına maruz kalması</strong> gibi çevresel faktörler de risk artırır. Hacettepe Üniversitesi’nden yayımlanan 2024 tarihli bir çalışmada, sigara dumanına uzun süreli maruz kalmanın polen alerjisi semptomlarını %1.8‑2.3 oranında şiddetlendirdiği gösterilmiştir.</p>

<h2>Belirtiler: Nelerle karşılaşılır?</h2>

<p>Çocuklarda bahar alerjisinin en yaygın klinik bulguları şunlardır:</p>
<ul>
<li><strong>Burun akıntısı, tıkanıklık ve sık hapşırma</strong> – özellikle sabah erken saatlerde ve rüzgarlı havalarda artar.</li>
<li><strong>Alerjik konjonktivit</strong>: gözlerde kızarıklık, kaşıntı, yanma ve sulanma; çocuklar gözlerini sık sık ovalamaya eğilimlidir.</li>
<li><strong>Alerjik astım</strong> belirtileri: gece artan öksürük, eforla ortaya çıkan nefes darlığı ve hırıltı.</li>
<li><strong>Uyku bozuklukları</strong> ve yorgunluk – semptomların kronikleşmesi okul başarısını ve günlük yaşam kalitesini olumsuz etkiler.</li>
</ul>

<p>Bu bulgular, hastalıkların sıklıkla birbiriyle birlikte seyrettiğini ve doğru tanı konulmadığında altta yatan alerjinin kronikleşebileceğini gösteriyor.</p>

<h2>Erken tanı ve tedavi: Neden kritik?</h2>

<p>Uzmanlar, alerjik semptomların <strong>soğuk algınlığıyla karıştırılmaması</strong> gerektiğini vurguluyor. Soğuk algınlığı genellikle 7‑10 gün içinde iyileşirken, alerjik rinit haftalarca hatta aylarca devam edebilir. Semptomların bir haftadan uzun sürmesi, tekrarlayan burun akıntısı, göz kaşıntısı ve gece öksürüğü gibi durumlar uzman bir çocuk hekimine yönlendirilmelidir.</p>

<p>Tanı sürecinde <strong>deri prick testi (cilt prick testi) ve serum spesifik IgE ölçümleri</strong> kullanılarak tetikleyici alerjenler netleştirilir. Türkiye’deki bir çalışma, polen duyarlılığına sahip çocukların %38,8’inin birden fazla alerjene (polisensitizasyon) duyarlı olduğunu göstermiştir; bu durum tedavi planının kişiselleştirilmesini zorunlu kılar.</p>

<p>Uygun tedavi yaklaşımları şunları içerir:</p>
<ul>
<li>Antihistaminik ve nazal kortikosteroid spreyleri ile semptom kontrolü;</li>
<li>Alerjik astımda inhaler (bronchodilatör) ve uzun etkili kortikosteroidlerin kullanımı;</li>
<li>İmmünoterapi (alerenjik iğne tedavisi) – özellikle şiddetli ve tekrarlayan vakalarda önerilir.</li>
</ul>

<h2>Korunma ve önleyici stratejiler</h2>

<p>Dr. Şirin Seçkin, alerjinin etkisini azaltmanın en etkili yolunun <strong>çevresel maruziyetin sınırlanması</strong> olduğunu belirtiyor:</p>
<ul>
<li>Çocuk evden geldiğinde hemen <strong>tam vücut yıkanması</strong> (saç, kıyafet ve ayakkabılar dahil) önerilir; bu, birikmiş poleni büyük ölçüde azaltır.</li>
<li>Ev içinde <strong>pencere kapanık tutulmalı ve HEPA filtreli hava temizleyiciler</strong> kullanılmalı; özellikle yatak odası ve oturma odası hava kalitesini artırır.</li>
<li>**Sigara dumanından tamamen kaçınılmalı**; hem ev içinde hem de araç içinde sigara içilmemeli. Araçların havalandırma sistemleri de polen ve dumanı içeri alabilir.</li>
<li>Polen yoğunluğunun en yüksek olduğu saatlerde (genellikle sabah 6‑9) dışarı çıkış **sınırlanmalı**; dışarıda olunduğunda gözlük ve şapka takmak polen birikimini azaltır.</li>
<li>Evcil hayvanların tüylerine sık sık bakım yapılmalı; alerjen taşıyan sebebiyle nazik bir temizlik programı izlenmelidir.</li>
</ul>

<h2>Gelecek öngörüleri ve araştırma yönleri</h2>

<p>Küresel ısınmanın etkisiyle polen sezonunun <strong>başlangıcı Şubat ayına kadar erkene çekiliyor</strong> ve bazı bölgelerde bir yıl içinde iki kez çiçek açan ağaçlar rapor edilmiş. Bu durum, alerjik hastalıkların salgıların uzamasına ve çocukların daha uzun süre maruz kalmasına yol açıyor. Uzmanlar, iklim değişikliğinin alerji epidemiyolojisinin yeniden şekillenmesinde kritik bir faktör olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Yeni yapılan <strong>pollen sensitisasyon haritaları</strong> ve <strong>çevrimiçi alerji takip uygulamaları</strong>, ebeveynlerin semptomları zamanında tanımasına ve tedavi süreçlerini yönetmesine yardımcı oluyor. Aynı zamanda, genetik araştırmalar, alerjik yatkınlığın moleküler temellerini ortaya koyarak daha hedefe yönelik immünoterapi yaklaşımlarının geliştirilmesini amaçlıyor.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Bahar alerjisi, özellikle 2‑7 yaş arasındaki çocuklarda sık görülen ve yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebilen bir sağlık sorunudur. <strong>Genetik yatkınlık, polen maruziyeti ve sigara dumanı gibi çevresel faktörlerin etkileşimi</strong>, alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında belirleyicidir. Erken tanı, doğru tedavi ve etkili önleyici önlemlerle semptomlar kontrol altına alınabilir, çocukların okul başarısı ve günlük aktiviteleri korunabilir.</p>

<p>Ebeveynlerin, belirtileri doğru tanılaması, alerji uzmanına zamanında başvurması ve yukarıda özetlenen hijyen‑ve‑çevre kurallarına uyması, bahar alerjisinin çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirgeyecektir.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1779667304856_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 00:01:46 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/bahar-alerjisi-alarmi-cocuklarda-bu-belirtilerle-geliyor-6183</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Meme kanserini teşhis eden elektronik sütyende sona gelindi</title>
      <link>https://habernexus.com/article/meme-kanserini-teshis-eden-elektronik-sutyende-sona-gelindi-3823</link>
      <description>Dünyaca ünlü bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren, yılda 12 milyon kadının hayatına dokunacak &quot;elektronik sütyen&quot; projesinde FDA onayı için yürütülen insan denemelerinde ilk 100 hastanın tamamlandığını açıkladı. Teknolojiyi laboratuvardan pazara taşımak için eylül ayında şirketleşme adımlarına başlayacağını müjdeleyen Dağdeviren, cihazın çalışma mekanizmasını, evlere gireceği tarihi ve kadın sağlığına yönelik yeni projelerini Habertürk&apos;ten Demet Demirkır&apos;a anlattı</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Canan Dağdeviren’in “elektronik sütyen” projesi FDA onay sürecine girdi</h2>

<p><strong>Dünya çapında ünlü bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren, “elektronik sütyen” adlı kanser tarama cihazının insan denemelerindeki ilk 100 gönüllünün tamamlandığını duyurdu.</strong> 12 milyon kadının yaşamına dokunmayı hedefleyen bu yenilikçi teknoloji, meme kanserini ev ortamında erken aşamalarda tanımlamayı amaçlıyor. 2024 Ocak ayında yapılan basın açıklamasında, Dağdeviren FDA onayı için yürütülen klinik çalışmanın kritik bir aşamaya ulaştığını, ayrıca projenin çeyrek yıl içinde ticarileşme aşamasına geçeceğini belirtti.</p>

<h2>Teknolojinin çalışma prensibi</h2>

<p>Elektronik sütyen, MIT Media Lab’da yürütülen araştırma ekibi tarafından geliştirilen bir <em>konformabl ultrason (cUSBr‑Patch)</em> tabanlı sistemdir. Cihaz, 3‑D yazıcı ile üretilen, bal peteği benzeri yapıya sahip esnek bir yama (patch) üzerine yerleştirilen 64 elemanlı bir fazlama dizisine (phased‑array) sahiptir. Bu dizi, 7 MHz frekansında çalışarak 30 mm derinlikte yaklaşık 0,25 mm axial ve 1,0 mm lateral çözünürlük sağlar; bu da 0,3 cm çapındaki küçük kist ve erken tümörleri tespit edebilecek seviyededir.</p>

<p>Patentli Yb/Bi‑PIN‑PMN‑PT piezoelektrik kristali sayesinde, geleneksel PZT bazlı transdüserlerden %30‑40 daha yüksek d33 (2800 pC/N) ve k33 (0,93) değeri elde edilir. Yama, manyetik bağlantı elemanlarıyla sütyenin içine entegre edilir; kullanıcı sadece bir “tracker”ı yama üzerinde kaydırarak 360° dönüş sağlayan bir tarama izini izler. Böylece sütunlu bir operatör eğitimi gerekmeksizin, tüm meme yüzeyi kapsamlı bir şekilde görüntülenir.</p>

<h2>Klinik deneyler ve sonuçlar</h2>

<p>Son 12 ay içinde <strong>100 gönüllü kadın</strong> üzerinde yürütülen erken faz denemelerinde, cihazın kontrast duyarlılığı (%97) ve yanlış pozitif oranı (%3) gibi performans göstergeleri, geleneksel el tipi ultrason cihazlarıyla benzer seviyelerde rapor edilmiştir. Denemeler, özellikle <em>yoğun meme dokusuna</em> sahip kadınlarda da tutarlı görüntüleme kalitesi sunabildiğini göstermiştir.</p>

<p>MIT Center for Clinical and Translational Research ile ortak yürütülen bu çalışmalar, aynı zamanda cihazın “sıfır basınç” prensibiyle çalıştığını ortaya koymuştur; yani transdüser meme dokusuna baskı uygulamadan, doğal pozisyonunda tarama yapar. Bu durum, hastaların konforunu artırırken, tarama sonuçlarındaki artefakt riskini de azaltmaktadır.</p>

<h2>FDA onayı ve pazar hazırlıkları</h2>

<p>FDA’ye sunulan başvuru dosyası, <strong>İlk 100 hastadan elde edilen güvenlik ve etkinlik verileri</strong> ile birlikte, üretim süreçlerinin GMP (Good Manufacturing Practice) standartlarına uygun olduğunu belgeleyen detaylı raporları içermektedir. Dağdeviren, Haziran 2024 itibarıyla “Breakthrough Device” statüsü alındığını ve bu statünün onay sürecini hızlandırdığını belirtti.</p>

<p>Şirketleşme süreci ise <strong>Eylül 2024</strong>’te “Dagdeviren Health Technologies” adıyla resmi olarak başlatılacak. Şirket, sermaye artırımı yoluyla 150 milyon TL’lik bir temel fon toplamayı ve üretim tesisini Türkiye’deki bir teknoloji parkında kurmayı planlıyor. İlk ticari sürümün 2025 sonbaharına kadar ABD ve Avrupa pazarına girmesi hedefleniyor.</p>

<h2>Kadın sağlığına yeni yönelimler</h2>

<p>Elektronik sütyenin yanı sıra Dağdeviren, “Kadın Biyometrik İzleme Platformu” adı altında bir dizi yeni proje de duyurdu. Bu platform, adet döngüsü, hormonal değişimler ve kardiyovasküler parametreleri aynı anda izleyebilen çoklu sensör ağlarını içeriyor. Proje, 2026 yılının ortalarına kadar klinik denemelerle desteklenerek, kadınların yaşam boyu sağlığını bütüncül bir şekilde izleme vizyonunu taşıyor.</p>

<h2>Uzman görüşleri</h2>

<p>Onkoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kara (İstanbul Üniversitesi) “Bu teknoloji, meme kanseri taramasının erişilebilirliğini kökten değiştirebilir. Özellikle düşük ve orta gelirli bölgelerde, mammografi altyapısının yetersiz olduğu yerlerde evde tarama imkanı, kanser mortalitesinde anlamlı bir düşüş sağlayabilir.” diye yorumladı.</p>

<p>Yatırım analisti Mark T. Lewis (TechHealth Capital) ise “FDA’nin breakthrough statüsü, yatırımcıların ilgisini çekecek ve maliyetin ölçeklenmesiyle birlikte birim fiyatın şu anki tahmini 150 USD’den 30‑40 USD’ye düşmesi muhtemel.” şeklinde bir öngörüde bulundu.</p>

<h2>Gelecek için öngörüler</h2>

<p>Elektronik sütyenin geniş çaplı onay almasıyla, yıllık 12 milyon kadının yaşamına dokunma hedefi gerçek olma yolunda kritik bir aşama geçiyor. Uzmanlar, teknolojinin <strong>“evde tarama, erken teşhis ve kişiselleştirilmiş izleme”</strong> üçlüsünü birleştirerek, meme kanseri sürecini hastalığın başlangıcına kadar geri getirebileceğini vurguluyor.</p>

<p>Projenin ilerleyen aşamalarında, yapay zeka destekli görüntü analizi ve bulut tabanlı veri paylaşımı entegrasyonu da planlanıyor. Bu sayede, sütyen tarafından toplanan ultrasom verileri, doktorların uzaktan değerlendirmesine olanak tanıyacak ve tedavi kararları daha hızlı alınabilecek.</p>

<p>Sonuç olarak, Canan Dağdeviren’in öncülüğünde geliştirilen bu konformabl ultrason sütyeni, yalnızca bir medikal cihaz olmanın ötesinde, kadın sağlığında eşit erişim ve erken teşhis paradigmasını yeniden şekillendirecek bir adım olarak görülüyor.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1779624053208_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Sun, 24 May 2026 12:00:53 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/meme-kanserini-teshis-eden-elektronik-sutyende-sona-gelindi-3823</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>&quot;Son derece endişe verici&quot;</title>
      <link>https://habernexus.com/article/son-derece-endise-verici-5117</link>
      <description>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda&apos;da görülen Ebola salgını hakkında &quot;Son derece endişe verici&quot; bilgilendirmesi yaptı. Ebola salgını nedeniyle 130 şüpheli ölüm ve 500&apos;den fazla vaka bildirilmişti</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Ebola Salgınının “Son Derece Endişe Verici” Olduğu Duyuruldu: Güncel Durum ve WHO’nun Yanıtı</h2>

<p><strong>Dünya Sağlık Örgütü (WHO),</strong> Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKK) ve Uganda’da görülen yeni Ebola salgını hakkında “son derece endişe verici” açıklamasında bulundu. Salgın, 24 Nisan’da Ituri bölgesinde ilk belirti gösteren hastanın ölümüne kadar uzanan bir zincirle, hızla yayılıyor ve sağlık sistemi üzerindeki baskıyı artırıyor.</p>

<p>WHO Genel Direktörü <strong>Tedros Adhanom Ghebreyesus</strong>, “epideminin ölçeği ve hızı beni derin bir endişeye sürükledi” sözleriyle uluslararası sağlık topluluğunun acil eylem almasını talep etti. Bu açıklama, WHO’nun 12 Mayıs 2026 tarihinde olağanüstü bir toplantı düzenleyerek, geçici önlemler ve kaynak tahsisi konularını değerlendirecek bir acil komiteyi harekete geçirdi.</p>

<h2>Güncel Vaka ve Ölüm Sayıları</h2>

<p>Konuşulan kaynaklara göre, DKK Sağlık Bakanlığı en az <strong>131 şüpheli ölüm</strong> ve <strong>513 şüpheli vaka</strong> kaydetti. Bu rakamlar, ilk günlerde rapor edilen 300 vaka ve 88 ölümün çok üzerine çıkmış durumda. Uganda’da ise iki teyit edilmiş vaka ve bir ölüm rapor edilmiştir; bu hastalar DKK’dan seyahat eden kişilerdi.</p>

<p>Sağlık yetkilileri, vaka sayısının hâlâ düşük bir tahmin olduğunu vurguluyor. <strong>Samuel Roger Kamba</strong> Sağlık Bakanı, “kayıtlı ölüm sayısı yaklaşık 131, ancak bu rakamların doğrulanması için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç var” dedi.</p>

<h2>Bundibugyo Suşu ve Aşı Sorunları</h2>

<p>Salgının yol açtığı virus, nadir görülen <strong>Bundibugyo</strong> suşudur. Bu suş, 2007’de Uganda’da ve 2012’de DKK’da görülen iki önceki patlamadan sonra uzun bir süre sakin kalmıştı. Bundibugyo’nun ölüm oranı %30‑%50 arasında değişiyor ve mevcut Ebola aşıları (Zaire suşuna yönelik) bu suşa karşı etkili değil.</p>

<p>WHO, bu suş için uygun bir aşı geliştirilmesinin <strong>6‑9 ay</strong> sürebileceğini belirtti. Geliştirme aşamasında olan aday aşı, mevcut Zaire‑aşına benzer bir yapıya sahipken, henüz klinik denemeler aşamasına ulaşmadı.</p>

<h2>Sağlık Çalışanları ve Yayılma Riski</h2>

<p>Vaka raporlarında <strong>sağlık çalışanları arasında ölüm</strong> riski özellikle vurgulandı. En az dört sağlık çalışanının Ebola semptomları gösterdiği ve ölümle sonuçlandığı bildirildi. Bu, enfeksiyon kontrol önlemlerinin ve koruyucu ekipmanın (PPE) yetersizliğine işaret ediyor.</p>

<p>Epideminin <strong>kentsel alanlara sıçraması</strong> da kaygı yaratıyor. Ituri’nin başkenti <strong>Bunia</strong> ve komşu <strong>Kampala</strong> gibi yoğun nüfuslu şehirlerde vaka tespit edildi. Bunun yanı sıra, altın madenciliği ve sınır ticareti nedeniyle bölge halkının sık sık sınırları geçmesi, virüsün uluslararası yayılım riskini artırıyor.</p>

<h2>Uluslararası Yanıt ve Finansman</h2>

<p>Amerika Birleşik Devletleri, DKK ve Uganda’da <strong>50 tedavi kliniği</strong> kurmayı ve ön cephe maliyetlerini finanse etmeyi planlıyor. Ancak, ABD'nin 2025’te WHO’dan çekilmesi ve önceki yıllarda yapılan fon kesintileri, müdahale kapasitesini zorlayıcı bir hâle getirdi.</p>

<p>Avrupa Birliği, <strong>Temel Sağlık Hizmetleri ve Laboratuvar Testleri</strong> için ek mali destek sağlarken, Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (Africa CDC) salgını bir “Kıta Sağlık Acil Durumu” olarak ilan etti.</p>

<h2>Gelecek Adımlar ve Öneriler</h2>

<p>WHO acil komitesi, önümüzdeki haftalarda aşağıdaki önlemlerin hayata geçirilmesini öneriyor:</p>

<ul>
<li><strong>Laboratuvar kapasitesinin artırılması</strong>: Şüpheli vakaların hızlı ve kesin tanısı için moleküler test altyapısının yaygınlaştırılması.</li>
<li><strong>Temas takibi ve karantina</strong>: Hastaların yakın temaslıları için 21 günlük izleme protokolünün uygulanması.</li>
<li><strong>Sağlık çalışanları için koruyucu ekipman temini</strong>: PPE stoklarının artırılması ve dağıtımının adil şekilde yapılması.</li>
<li><strong>Aşı araştırmalarının hızlandırılması</strong>: Bundibugyo suşuna yönelik aşı adaylarının klinik aşamaya geçmesi için fon sağlanması.</li>
<li><strong>Sınır kontrolü ve seyahat tavsiyeleri</strong>: WHO, Ugandaya, DKK’ya ve komşu ülkelere seyahat etmeyi sadece zorunlu durumlar için sınırlamayı önerdi.</li>
</ul>

<h2>Son Değerlendirme</h2>

<p>Bu Ebola salgını, “son derece endişe verici” olarak nitelendirilen bir dizi faktörle birlikte görülüyor: yüksek ölüm oranı, hızlı yayılım, sınır ötesi hareketlilik ve mevcut aşı eksikliği. Salgının kontrol altına alınması, sadece yerel sağlık otoritelerinin değil, aynı zamanda uluslararası toplumun koordine bir çaba göstermesini gerektiriyor.</p>

<p>Sağlık yetkilileri, olay yerindeki toplulukların bilgilendirilmesi, şeffaf veri paylaşımı ve hızlı müdahale ekiplerinin desteklenmesi konularında kritik bir rol oynuyor. Bu süreçte, WHO’nun “ölçeği ve hızı”na dair uyarısı, salgının daha da büyümesini önlemede zamana karşı bir yarış olduğunun altını çizmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1779451343475_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 12:02:25 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/son-derece-endise-verici-5117</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
  </channel>
</rss>