<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
  xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
  xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
  xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
  xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
>
  <channel>
    <title>Haber Nexus - SAGLIK</title>
    <link>https://habernexus.com</link>
    <description>Yeni nesil haber platformu — Gündemdeki en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri keşfedin.</description>
    <language>tr</language>
    <lastBuildDate>Sat, 18 Jul 2026 05:38:51 GMT</lastBuildDate>
    <atom:link href="https://habernexus.com/rss.xml" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <item>
      <title>Sıcak çarpmasında ilk yarım saate dikkat!</title>
      <link>https://habernexus.com/article/sicak-carpmasinda-ilk-yarim-saate-dikkat-2495</link>
      <description>Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi Acil Tıp Kliniğinden Prof. Dr. Asım Kalkan, sıcak çarpmasının özellikle yaz aylarında hızlı müdahale gerektiren hayati bir acil durum olduğunu belirterek, etkili soğutmanın ilk yarım saat içinde başlaması halinde hastaların büyük bölümünün kurtarılabileceğini bildirdi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarının bunaltıcı sıcakları ve iklim değişikliğinin etkisiyle sıcaklıkların rekor seviyeye ulaştığı dönemlerde, sağlık uzmanları hayati bir uyarıda bulunuyor. <strong>Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi Acil Tıp Kliniği</strong> öğretim üyesi <strong>Prof. Dr. Asım Kalkan</strong>, sıcak çarpmasının özellikle yaz mevsiminde hızlı müdahale gerektiren kritik bir acil durum olduğunu vurgulayarak, etkili soğutmanın ilk yarım saat içinde başlaması halinde hastaların büyük bölümünün kurtarılabileceğine dikkat çekti. Uzmanların ortak görüşü, sıcak çarpmasında müdahaleyi geciktiren her dakikanın beyin ve diğer hayati organlarda geri dönüşümsüz hasarı artırdığı yönünde. Konu, son dönemde artan sıcak hava dalgaları nedeniyle hem vatandaşlar hem de sağlık sistemi için öncelikli bir gündem maddesi haline geldi.</p>

<h2>Sıcak Çarpmasında "Altın Kural": Önce Soğut, Sonra Taşı</h2>
<p>Prof. Dr. Asım Kalkan, sıcak çarpması anında uygulanacak ilk yardımın temel prensibini "altın kural tektir, önce soğut, sonra taşı" şeklinde özetliyor. Bu yaklaşımın ardındaki tıbbi gerekçe son derece net: Hayatı belirleyen en önemli faktör, vücudun ne kadar hızlı soğutulduğudur. Kalkan, <strong>ilk yarım saat içinde etkili soğutmaya başlanan hastaların neredeyse tamamının kurtulduğunu</strong> belirtiyor. Uluslararası tıp literatürü de bu görüşü destekliyor. Egzersize bağlı sıcak çarpması üzerine yapılan kapsamlı bir sistematik inceleme, yeterli soğutma hızıyla tedavi edilen hastalarda ölüm oranının sıfır olduğunu gösterirken; yetersiz soğutma uygulanan vakalarda ölüm ve kalıcı organ hasarı riskinin belirgin şekilde arttığını ortaya koyuyor. Soğutma hızının dakikada 0.15 santigrat derecenin üzerinde tutulması, hayatta kalma şansını doğrudan yükselten kritik bir eşik olarak tanımlanıyor.</p>

<h2>Vücut Isısı 40 Derecenin Üzerine Çıktığında Tehlike Çanları Çalıyor</h2>
<p>Sıcak çarpması, basit bir "aşırı ısınma" ya da "çok terleme" hali değildir. Prof. Dr. Kalkan, bu ciddi tablonun vücudun iç ısısının yaklaşık <strong>40 derecenin üzerine çıkması ve buna bilinç bozukluğunun eşlik etmesiyle</strong> ortaya çıktığını söylüyor. Sıcaklığın bu eşiği aşması, hücresel metabolizmayı bozar ve özellikle merkezi sinir sistemine doğrudan zarar verir. Tıbbi araştırmalar, çöküş sonrası ilk 30 dakika içinde çekirdek vücut sıcaklığının 40 santigrat derece'nin altına düşürülmesinin doku hasarını önlemek için optimal olduğunu gösteriyor. Aksi halde, beyin ödemi, böbrek yetmezliği, kas yıkımı ve çoklu organ yetmezliği gibi ölümcül komplikasyonlar hızla gelişebiliyor. Sıcak çarpması, tedavi edilmediği takdirde saatler içinde ölümcül seyredebilen bir patolojik süreçtir.</p>

<h2>Sıcak Çarpması mı, Sıcak Bitkinliği mi? "Sinsi Taklitçi" Uyarısı</h2>
<p>Uzmanlar, sıcak çarpmasının sıklıkla diğer hastalıkları taklit ettiği için tanının gecikebileceğine işaret ediyor. Prof. Dr. Kalkan, sıcak çarpmasını "sinsi bir taklitçi" olarak nitelendiriyor. En sık karışan durumun sıcak bitkinliği olduğunu belirten Kalkan, şu ayrımı yapıyor: <strong>"Kişi bol terler, halsizdir, başı döner ama bilinci yerindeyse bu sıcak bitkinliğidir; gölgeye alınıp su verilince toparlar. Ancak bilinç bulanınca artık durum bitkinlik değil, çarpmadır."</strong> Ayrıca, ani bilinç ve konuşma bozukluğu inme olarak düşünülebilir; yüksek ateş grip sanılabilir; ani çökme, terleme ve sersemlik ise kalp krizi ya da kan şekeri düşüklüğüyle karıştırılabilir. Bu nedenle, sıcakta fenalaşan bir kişinin kafası karışmışsa, bu durumun sıradan bir yorgunluk olmadığı mutlaka akılda tutulmalı.</p>

<p>Sıcak çarpmasının belirtileri arasında kişi sersemler, ne dediğini bilmez, dengesini kaybeder, bayılabilir hatta havale geçirebilir. Cilt sıcak ve kızarıktır, ancak "terliyorsa çarpma değildir" düşüncesi yanlıştır; özellikle sporcularda terleme sürebilir. Hızlanan nabız, baş ağrısı ve bulantı da eşlik eden diğer işaretlerdir. Tanıda gecikmeyi önlemek için bilinç durumundaki en ufak bir değişiklik bile acil müdahale kriteri sayılmalıdır.</p>

<h2>Doğru İlk Yardım Nasıl Yapılmalı?</h2>
<p>Prof. Dr. Kalkan ve acil tıp uzmanlarının önerdiği ilk yardım protokolü net adımlardan oluşuyor. Öncelikle <strong>hemen 112 Acil Çağrı Merkezi aranmalıdır</strong>. Kişi güneşten ve sıcak ortamdan çekilerek gölgeli, havadar bir yere alınmalı; üzerindeki giysiler çıkarılmalıdır. <strong>Vücudun üzerine soğuk su dökülmeli</strong>, ıslak bezlerle serinletilmeli, yelpaze veya vantilatör yardımıyla buharlaştırma sağlanmalıdır. Mümkünse kişi soğuk suya sokulmalıdır. <strong>Buz torbaları boyun, koltuk altı ve kasığa yerleştirilmelidir</strong>; çünkü bu bölgeler büyük damarların geçtiği ve vücut ısısının en hızlı düşürülebildiği noktalardır. Bilinci kapalı olan kişiye kesinlikle ağızdan su verilmemeli, boğulma riskine karşı dikkat edilmelidir. Ateş düşürücü ilaçlar bu tabloda işe yaramayacağı için kullanılmamalı ve yardım gelene kadar soğutma işlemi kesintisiz sürdürülmelidir.</p>

<h2>En Riskli Saatler ve Korunma Yöntemleri</h2>
<p>Sıcak çarpması vakaları genellikle günün en sıcak diliminde artış gösteriyor. Uzmanlar, <strong>saat 11.00 ile 16.00 arasında dışarıya çıkmayı azaltmayı</strong> öneriyor. Bol su tüketimi, açık renkli ve ince kıyafetler giyilmesi, şapka kullanımı basit ama etkili koruyucu önlemler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Kalkan, özellikle yaşlı bireyler ve kronik hastalara sık göz kulak olunması gerektiğinin altını çiziyor. En kritik uyarı ise park halindeki araçlarla ilgili: <strong>"Asla birkaç dakika için bile bir çocuğu, yaşlıyı veya evcil hayvanı park etmiş arabada bırakmayın; kapalı araç dakikalar içinde fırına döner."</strong> Toplum sağlığı açısından bu farkındalığın yaygınlaştırılması, önlenebilir ölümlerin önüne geçilmesinde belirleyici rol oynuyor.</p>

<h2>Bilimsel Çerçevede Soğutma Yöntemleri ve Hedef Sıcaklık</h2>
<p>Acil tıp literatüründe sıcak çarpmasında en etkili soğutma yöntemi "soğuk suya daldırma" olarak kabul ediliyor. Su, yüksek ısı kapasitesi sayesinde vücut ısısını dakikada 0.15 ile 0.35 santigrat derece arasında düşürebiliyor. Sahada veya ev ortamında bu mümkün değilse; soğuk su dökme, buz torbaları ve vantilatörle buharlaştırma kombinasyonu uygulanmalı. Çok merkezli klinik çalışmalar, hastaneye kabul edilen sıcak çarpması hastalarında ilk iki saatteki soğutma hızının yüksek olmasının hayatta kalma oranıyla doğrudan ilişkilendirildiğini gösteriyor. Öte yandan, aşırı soğutma riskine karşı vücut sıcaklığının 37 ile 38 santigrat derece bandında tutulması gerektiği de belirtiliyor. Hipotermiye kaçmak, başta pıhtılaşma bozuklukları olmak üzere yeni komplikasyonları beraberinde getirebiliyor.</p>

<p>Sonuç olarak, sıcak çarpması hızlı ilerleyen ancak zamanında tanınıp müdahale edilirse aynı hızla geri döndürülebilen bir acil durumdur. Bu yaz, çevremizde yorgun, sersemlemiş veya davranışları değişmiş birine dikkatle bakmak, belki de bir hayat kurtarmak anlamına gelebilir. Uzmanların çağrısı net: Soğutma yarışı ilk yarım saatte kazanılmalı.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/articles/rss-1783684981641.png" medium="image" />
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 12:03:02 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/sicak-carpmasinda-ilk-yarim-saate-dikkat-2495</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>İklim değişikliği halk sağlığını da tehdit ediyor</title>
      <link>https://habernexus.com/article/iklim-degisikligi-halk-sagligini-da-tehdit-ediyor-5680</link>
      <description>Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Erdoğan Öz, &quot;İklim değişikliği sadece çevresel bir sorun değil, aynı zamanda halk sağlığını tehdit eden önemli bir unsur&quot; dedi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Sağlık Bakanlığı'ndan iklim değişikliği uyarısı: Çevresel sorun değil, halk sağlığı tehdidi</h2>
<p>Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Erdoğan Öz, iklim değişikliğinin artık yalnızca ekolojik dengeleri değil, doğrudan insan hayatını ve toplum sağlığını ilgilendiren bir olgu haline geldiğini vurguladı. Öz, yaptığı değerlendirmede <strong>"İklim değişikliği sadece çevresel bir sorun değil, aynı zamanda halk sağlığını tehdit eden önemli bir unsur"</strong> ifadelerini kullanarak, artan sıcaklıkların ve sıcak hava dalgalarının su ile gıda güvenliğini tehdit ettiğine, hava kirliliğini artırdığına ve ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açtığına dikkat çekti. Bu açıklama, son yıllarda küresel sağlık otoritelerinin giderek yükselen sesiyle de paralel bir çerçeve sunuyor.</p>

<h2>Küresel ölçekte artan sıcaklık ve kayıplar</h2>
<p>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Lancet Countdown iş birliğiyle yayımlanan 2025 raporu, iklim kaynaklı sağlık tehditlerinin alarm verici boyutlara ulaştığını ortaya koyuyor. Rapora göre, takip edilen 20 temel göstergeden 12'si rekor seviyeye ulaştı. İklim değişikliğiyle bağlantılı <strong>ısıya bağlı ölüm oranı 1990'lardan bu yana yüzde 23 arttı</strong> ve yıllık ortalama 546 bin kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. 2024 yılında ortalama bir insan, iklim değişikliği olmasaydı beklenmeyecek şekilde 16 gün boyunca tehlikeli derecede yüksek sıcaklığa maruz kaldı. Bebekler ve ileri yaştaki bireyler söz konusu olduğunda bu süre kişi başına 20'den fazla sıcak hava dalgası gününe çıkarak son yirmi yılda dört katına çıktı.</p>

<p>Küresel ekonomik maliyet de bir o kadar çarpıcı. 2024'te ısıya maruziyet nedeniyle yaklaşık 640 milyar potansiyel iş gücü saati kaybedilirken, bu durumun üretkenlik kaybı 1,09 trilyon ABD dolarını buldu. Kuraklık ve sıcak hava dalgaları ayrıca 2023'te 124 milyon daha fazla insanı orta veya şiddetli gıda güvensizliğiyle karşı karşıya bıraktı. DSÖ verileri, aşırı sıcaklıkların her yıl küresel ölçekte yaklaşık 500 bin kişinin yaşamını yitirmesine doğrudan yol açtığını gösteriyor. Buna karşın iklim finansmanının yüzde 1'inden azı sağlık korunmasına ayrılıyor.</p>

<h2>Türkiye'de iklim kaynaklı sağlık riskleri</h2>
<p>Lancet Countdown'ın Türkiye'ye özel 2025 politika belgesi, ülkenin karşı karşıya olduğu somut sağlık risklerini netleştiriyor. Buna göre, 2024 yılında Türkiye'deki bireyler ortalama olarak kişi başına 33,6 sıcak hava dalgası gününe maruz kaldı ve bu günlerin 27,3'ü (yüzde 81'i) iklim değişikliği olmasaydı beklenmeyecek olaylardı. Aynı dönemde ülke topraklarının yüzde 86'sı yılda en az bir ay boyunca aşırı kuraklık yaşadı. Orman yangını dumanı, özellikle yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar arasında solunum ve kardiyovasküler hastalıklarda artışa neden olurken; uzun süreli kuraklık tarımsal verimi ve su kalitesini düşürerek gastrointestinal enfeksiyon, yetersiz beslenme ve vektör kaynaklı hastalık risklerini yükseltti.</p>

<p>İklim değişikliğinin sağlık üzerindeki dolaylı etkileri arasında hava kirliliği de öne çıkıyor. Türkiye'de kömürün 2022 itibarıyla toplam enerjinin yüzde 26'sını ve elektrik üretiminin yüzde 34'ünü karşıladığına işaret eden raporda, PM2.5 konsantrasyonundaki 10 mikrogram/metreküplük artışın akut bronşit vakalarında yüzde 8'lik artışla ilişkili olduğu belirtiliyor. SO2 ve PM10 seviyelerindeki yükselişler de kalp-damar ve solunum hastalıklarına bağlı acil servis başvurularını artırıyor. Ayrıca 2024'te sıcaklık nedeniyle 642,9 milyon iş gücü saati kaybedildi ve bu kayıpların yüzde 53'ü tarım sektöründe yaşandı.</p>

<h2>En kırılgan grup: Bebekler, yaşlılar ve kronik hastalar</h2>
<p>Erdoğan Öz, iklim değişikliğinin herkesi etkilemekle birlikte bazı nüfus kesimlerinin etkilerini daha ağır hissettiğini vurguladı. <strong>Bebekler, çocuklar, yaşlılar, gebeler, lohusalar, emziren anneler, kronik hastalığı olanlar, düzenli ilaç kullananlar ve açık alanda çalışanlar</strong> iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarına karşı en savunmasız gruplar arasında yer alıyor. Ayrıca sıcak hava dalgaları ve afetler nedeniyle yerinden olan nüfus, düşük gelirli topluluklar ve kırsal kesimde yaşayanlar da risk altında bulunuyor. Ruh sağlığı boyutu ise travma, kaygı ve afet sonrası stres bozukluklarıyla bu yükü daha da ağırlaştırıyor.</p>

<h2>Sağlık sisteminin iklim direnci ve ulusal eylem planları</h2>
<p>Türkiye'de Sağlık Bakanlığının iklim değişikliğiyle mücadele çalışmaları, "İklim Değişikliği ve Sağlık Eylem Planı" çerçevesinde yürütülüyor. 2025'te yürürlüğe giren İklim Kanunu'nun ardından eylem planı, iklime dayanıklı ve düşük karbonlu sağlık sistemi yaklaşımını kapsayacak şekilde sürekli güncelleniyor. Çalışmalar Bilimsel Danışma Kurulu'nun önerileri doğrultusunda ilerlerken, 2024-2030 İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı da halk sağlığına yönelik erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesini öngörüyor. Öte yandan Türkiye'nin ev sahipliğinde düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı'nda (COP31) sağlığın öncelikli müzakere başlıkları arasında yer alması planlanıyor.</p>

<p>Küresel düzeyde ise DSÖ, 2025-2028 Küresel İklim Değişikliği ve Sağlık Eylem Planı'nı hayata geçirerek ülkelerin sağlık sistemlerini iklime dirençli hale getirmesini teşvik ediyor. Uzmanlar, sağlık bileşenlerinin ulusal çoklu tehlike erken uyarı sistemlerine entegre edilmesinin, iklim kaynaklı afetler sırasında daha hızlı ve koordineli müdahaleleri mümkün kılacağını vurguluyor.</p>

<h2>Yapay zeka destekli izleme ve erken uyarı</h2>
<p>Sağlık Bakanlığı, iklim değişikliğinin sağlık etkilerini minimize etmek için teknolojik çözümlere de başvuruyor. Erdoğan Öz, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından dijital ortamda alınan sıcaklık artışı, aşırı hava olayları, kuraklık ve yağış verilerinin sağlık bilgi sistemlerindeki kayıtlarla eşleştirildiğini ve <strong>yapay zeka desteğiyle analiz edilerek tehditlerin önceden tespit edildiğini</strong> açıkladı. Elde edilen sonuçlar ulusal ve il bazında değerlendirilip uluslararası verilerle karşılaştırılıyor. Su ve gıda güvenliğini tehdit eden unsurlar 7 gün 24 saat erken uyarı ve izlem sistemleriyle takip ediliyor.</p>

<h2>Vatandaşlar için koruyucu tedbirler</h2>
<p>Uzmanlar, bireysel düzeyde alınacak önlemlerin iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki yükünü hafifletebileceğini belirtiyor. Özellikle çok sıcak havalarda güneş ışınlarının en etkili olduğu <strong>10.00-16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkılmaması</strong> öneriliyor. Zorunlu durumlarda gölgelik alanlar tercih edilmeli, şapka ve güneş gözlüğü kullanılmalı. Çocuklar, bebekler ve evcil hayvanlar kesinlikle araç içinde bırakılmamalı. Baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, aşırı terleme, bilinç bulanıklığı veya bilinç kaybı gibi belirtiler görüldüğünde ise vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor.</p>

<p>İklim değişikliğinin halk sağlığına etkileri, artık yalnızca çevre politikalarının değil, sağlık, ekonomi ve sosyal politikaların da merkezine yerleşmiş durumda. Bilimsel verilerin ve erken uyarı sistemlerinin rehberliğinde çok sektörlü iş birliği, gelecek nesillerin sağlığını korumanın ve sağlık sistemlerinin dayanıklılığını güvence altına almanın ön koşulu olarak değerlendiriliyor.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1783663345047_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 06:02:25 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/iklim-degisikligi-halk-sagligini-da-tehdit-ediyor-5680</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>İklim değişikliği halk sağlığını da tehdit ediyor</title>
      <link>https://habernexus.com/article/iklim-degisikligi-halk-sagligini-da-tehdit-ediyor-2903</link>
      <description>Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Erdoğan Öz, &quot;İklim değişikliği sadece çevresel bir sorun değil, aynı zamanda halk sağlığını tehdit eden önemli bir unsur&quot; dedi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Erdoğan Öz, son dönemde yaptığı açıklamada iklim değişikliğini <strong>"sadece çevresel bir sorun değil, aynı zamanda halk sağlığını tehdit eden önemli bir unsur"</strong> olarak nitelendirdi. Öz, artan sıcaklıklar ve sıcak hava dalgalarının su ve gıda güvenliğini tehdit ettiğini, hava kirliliğini artırdığını ve ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açtığını belirterek iklim değişikliğinin önemli bir halk sağlığı tehdidi olarak görülmesi gerektiğinin altını çizdi. Bu tespit, yalnızca Türkiye'nin değil, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Lancet İklim ile Sağlık Geri Sayım raporları gibi küresel sağlık otoritelerinin de uzun süredir dile getirdiği bir gerçeği yansıtıyor.</p>

<h2>Türkiye'deki Güncel Veriler Endişe Verici</h2>
<p>2025 yılında yayımlanan Türkiye'ye özel Lancet Countdown politikaları özet raporu, iklimsel etkilerin sağlık üzerindeki yükünü çarpıcı rakamlarla ortaya koyuyor. Buna göre, <strong>2024 yılında Türkiye'deki bireyler kişi başına ortalama 33,6 sıcak hava dalgası gününe maruz kaldı</strong>. Bu günlerin 27,3'ü, yani yaklaşık yüzde 81'i, iklim değişikliği olmasaydı beklenmeyecek olağandışı olaylardı. Ayrıca 2014–2023 yılları arasında insanlar, açık havada yürüyüş gibi hafif etkinlikler sırasında yılda yaklaşık 255 saat orta veya yüksek düzeyde sıcaklık stresi riskiyle karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Isının ekonomik ve toplumsal maliyeti de hızla ağırlaşıyor. <strong>2024'te sıcaklık nedeniyle 642,9 milyon iş gücü saati kaybedildi</strong>; bu kayıpların yüzde 53'ü tarım sektöründe gerçekleşti. Aynı dönemde ülke topraklarının yüzde 86'sı her yıl en az bir ay boyunca aşırı kuraklık yaşadı. Uzun süreli kuraklık, tarımsal verimi ve su kalitesini düşürerek gastrointestinal enfeksiyonlar, yetersiz beslenme ve vektör kaynaklı hastalık risklerini önemli ölçüde artırıyor. DSÖ'nün COP29 özel raporuna göre ise hava kirliliği her yıl yaklaşık 7 milyon erken ölüme bağlanıyor ve bu ölümlerin yüzde 85'i bulaşıcı olmayan hastalıklarla ilişkili.</p>

<h2>En Kırılgan Nüfus Kimler?</h2>
<p>Erdoğan Öz, iklim değişikliğinin herkesi etkilediğini ancak bazı grupların etkilerini çok daha ağır hissettiğini vurguluyor. <strong>Bebekler, çocuklar, yaşlılar, gebeler, lohusalar, emziren anneler, kronik hastalığı olanlar, düzenli ilaç kullananlar ve açık alanda çalışanlar</strong> iklim kaynaklı sağlık tehditlerine karşı en savunmasız kesimler arasında yer alıyor. Orman yangını dumanı özellikle yaşlı bireyler ve kronik hastalığı bulunanlar arasında solunum ile kardiyovasküler hastalıklarda artışa yol açarken, aşırı sıcaklar doğrudan sıcak çarpması, böbrek hastalıkları ve dolaşım sistemi sorunlarına neden oluyor.</p>

<p>Kentsel alanlarda yaşayanlar ise "kent sıcak adası etkisi" nedeniyle kırsal kesime göre iki ila dört derece daha fazla ısınıyor. Beton ve asfaltın gece boyu ısı yayması, yalnız yaşayan yaşlıları ve hareket kısıtlılığı bulunanları sessiz ama ölümcül bir tehditle baş başa bırakıyor. Uzmanlar, sıcağa bağlı ölümlerin çoğunlukla kalp krizi, böbrek yetmezliği veya mevcut kronik rahatsızlıkların alevlenmesi şeklinde kayıtlara geçtiği için gerçek boyutunun genellikle gizli kaldığına dikkat çekiyor.</p>

<h2>Erken Uyarı ve Yapay Zeka Destekli İzleme Sistemleri</h2>
<p>Sağlık Bakanlığı, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerini azaltmak için <strong>İklim Değişikliği ve Sağlık Eylem Planı</strong> çerçevesinde çalışmalarını sürdürüyor. 2025'te yürürlüğe giren İklim Kanunu sonrası, iklime dayanıklı ve düşük karbonlu sağlık sistemi yaklaşımını kapsayacak şekilde eylem planı sürekli güncelleniyor. Bakanlık bünyesinde faaliyet gösteren İklim Değişikliği ve Sağlık Bilimsel Danışma Kurulu'nun önerileri doğrultusunda yürütülen çalışmalarda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından alınan sıcaklık, aşırı hava olayı, kuraklık ve yağış verileri, sağlık bilgi sistemlerindeki kayıtlarla eşleştiriliyor.</p>

<p>Yapay zeka destekli analizler sayesinde ortaya çıkabilecek tehditler önceden tespit edilebiliyor. Yeni geliştirilen <strong>Bulaşıcı Hastalıklar İzleme ve Erken Uyarı Sistemi (İZCİ)</strong> ile Çevre Sağlığı Bilgi Sistemi (ÇSBS) üzerinden içme ve yüzme sularının kalitesi 7 gün 24 saat izleniyor. 35 ilde deniz ve göl kıyılarından 15 günde bir alınan numuneler, yüzme alanlarının kalite sınıfını belirlemek için kullanılıyor. Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE) ve Sağlık Afet Koordinasyon Merkezi (SAKOM) gibi yapılar, gerçek zamanlı ve sağlık odaklı uyarılarla harekete geçirilebiliyor.</p>

<h2>COP31'de Tarihi Bir İlk: Sağlık Gündemi</h2>
<p>Türkiye, kasım ayında Antalya'da ev sahipliği yapacağı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı'nda (COP31) önemli bir diplomatik başarıya imza attı. Daha önceki COP toplantılarında sağlık bakanlıkları davet edilip "sağlık günleri" yapılsa da hiçbir zaman resmi ajandaya sağlık gündemi alınmamıştı. Türkiye'nin ısrarlı çalışmaları sonucu <strong>"Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri"</strong> başlığı, COP31 Eylem Gündemi'ne bağımsız bir madde olarak eklendi. Bu gelişme, iklim müzakerelerinde sağlığın tali değil, merkezi bir konu olduğunun küresel kabulü açısından dönüm noktası sayılıyor. 74 uluslararası kuruluşun ortak çağrısı da Türkiye'nin bu liderliğini destekler nitelikte.</p>

<h2>Vatandaşlar İçin Pratik Tedbirler</h2>
<p>Uzmanlar, bireysel düzeyde alınacak önlemlerin bile can kurtarıcı olduğunu hatırlatıyor. Özellikle güneş ışınlarının en etkili olduğu <strong>10.00–16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkılmamalı</strong>. Zorunlu durumlarda gölgelik alanlar tercih edilmeli, şapka ve güneş gözlüğü kullanılmalı. Çocuklar, bebekler ve evcil hayvanlar asla araç içinde bırakılmamalı. Vatandaşların güneşin en yoğun olduğu saatlerde denize girmesi önerilmiyor. Baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, aşırı terleme, bilinç bulanıklığı veya bilinç kaybı gibi belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalı.</p>

<h2>Önümüzdeki Süreçte Beklenenler</h2>
<p>Lancet raporları, Türkiye'nin 2024–2030 İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı'nın sağlık risklerini kabul ettiğini ancak uygulamanın bölgesel olarak eşitsiz ve ulusal düzeyde yetersiz finanse edildiğini belirtiyor. <strong>Sürekli yatırım, şeffaf izleme ve yerel uyum planlarının oluşturulması</strong> olmadan kırılgan nüfusların korunamayacağı uyarısı yapılıyor. DSÖ'nün COP29 raporunda da vurgulandığı gibi, fosil yakıtlara bağımlılığın sonlandırılması ve temiz enerjiye geçiş, yalnızca iklim hedefleri için değil, her yıl milyonlarca insanın hayatını kurtarmak için de kritik öneme sahip. Türkiye'den elde edilen veriler, PM2.5 konsantrasyonundaki 10 μg/m³'lük artışın akut bronşit vakalarında yüzde 8'lik artışla ilişkili olduğunu gösteriyor.</p>

<p>İklim değişikliğiyle mücadele artık yalnızca karbon salımlarını azaltma meselesi değil; aynı zamanda hastanelerin kapasitesini, suyun içilebilirliğini, gıdanın güvenliğini ve toplumun ruh sağlığını koruma mücadelesidir. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün uyarıları ile Sağlık Bakanlığının tedbir çağrılarının yakından takip edilmesi, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmede belirleyici rol oynayacaktır. Türkiye'nin hem ulusal eylem planlarını güçlendirmesi hem de COP31'de sağlık gündemini küresel bir öncelik haline getirmesi, bu çok yönlü tehdide karşı atılmış önemli ve zamanında adımlardır.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1783663282157_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 06:01:22 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/iklim-degisikligi-halk-sagligini-da-tehdit-ediyor-2903</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>1 milyon kişiye ücretsiz! Resmi Gazete&apos;de yayımlandı</title>
      <link>https://habernexus.com/article/1-milyon-kisiye-ucretsiz-resmi-gazetede-yayimlandi-1969</link>
      <description>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sigarayı bırakma tedavisinde 1 milyon vatandaşa daha ilaç ve tıbbi destekleri tamamen ücretsiz ulaştıracaklarını bildirdi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun duyurduğu yeni karar: 1 milyon kişiye sigara bırakma tedavisi ücretsiz</h2>

<p><strong>Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla</strong> Türkiye çapında tütün bağımlılığıyla mücadele yeni bir aşamaya taşındı. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, “Sosyal güvencesi olsun ya da olmasın, bu bağımlılıktan kurtulmak isteyen her bir vatandaşımızın sonuna kadar yanındayız” diyerek, <strong>sigara bırakma tedavisinde 1 milyon vatandaşa daha ilaç ve tıbbi destek ücretsiz</strong> sağlanacağını duyurdu.</p>

<h2>Kararın kapsamı ve uygulanma usulleri</h2>

<p>Yeni karar, <strong>tütün bağımlılığı tedavisi gören en fazla 1 milyon kişiye</strong> sosyal güvence şartı aranmaksızın ilaç desteği sunulacağını belirtiyor. Bu kapsamda aşağıdaki ilaç ve preparatlar ücretsiz olarak temin edilecek:</p>

<ul>
  <li>Nikotin replasman preparatları (nikotin sakızı, bantları, inhaler vb.)</li>
  <li>Bupropion HCl</li>
  <li>Vareniklin</li>
  <li>Sigara bırakma sürecinde kullanılabilecek Sitizin içerikli preparatlar</li>
</ul>

<p>Sağlık Bakanlığı, bu ilaçları <strong>tütün bağımlılığı tedavi ve eğitim birimleri</strong> aracılığıyla birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurum ve kuruluşlarına dağıtacak. İlacın temini ve dağıtımı, hastanın hekim değerlendirmesi ve kontrolü altında gerçekleşecek.</p>

<h2>Ücretsiz destek nasıl alınacak?</h2>

<p>Ücretsiz ilaç desteğinden faydalanmak isteyen vatandaşlar, iki temel yol aracılığıyla başvurabilir:</p>

<ol>
  <li><strong>Sigara Bırakma Polikliniklerine</strong> başvurarak ilgili uzman doktorlardan tedavi programına dahil olmak.</li>
  <li><strong>ALO 171 Sigara Bırakma Danışma Hattı</strong> üzerinden psikososyal destek, motivasyon danışmanlığı ve süreç takibi hizmeti almak.</li>
</ol>

<p>Başvuru sürecinde sosyal güvence (SGK, Bağ-Kur vb.) durumunun kontrolü yapılmayacak; kararın “sosyal güvencesi olsun ya da olmasın” ifadesi bu uygulamanın temel garantisi.</p>

<h2>Uygulamanın arkasındaki sağlık politikası</h2>

<p>2023 yılında <strong>Türkiye’da sigara başına düşen ölüm oranının %15,7</strong> olduğu (Sağlık Bakanlığı raporları) ve tütün kullanımının kronik hastalıkların (kansızlık, KOAH, akciğer kanseri) en büyük tetikleyicilerinden biri olduğu vurgulanıyor. Uzun vadeli ekonomik hesaplamalar, sigara bağımlılığının her yıl ülkeden yaklaşık 25 milyar TL tahakkuk eden doğrudan ve dolaylı sağlık harcamalarına yol açtığını gösteriyor.</p>

<p>Bu bağlamda, <strong>“her bir vatandaş sağlıklı bir gelecek için yeni bir başlangıç yapmalı”</strong> mesajı, hem kamu sağlığını koruma hem de uzun vadeli sağlık maliyetlerini azaltma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, ücretsiz ilaç desteğinin yanı sıra, davranışsal danışmanlık ve motivasyonel görüşmelerin kombinasyonunun sigara bırakma başarı oranlarını %20‑30 puan artırdığını belirtiyor.</p>

<h2>Uluslararası örneklerle karşılaştırma</h2>

<p>Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğu (İsveç, Danimarka, Birleşik Krallık) benzer politikaları uygulayarak, sigara bırakma ilaçlarını ücretsiz veya düşük maliyetle sunuyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de “Tütün bağımlılığı tedavisinin maliyetlerinin kaldırılması, bağımlılık oranlarını %5‑10 oranında düşürebilir” şeklinde bir tavsiye yayımlamıştı. Türkiye’nin bu kararı, küresel trendle uyumlu bir adım olarak görülüyor.</p>

<h2>Beklenen etkiler ve sonraki adımlar</h2>

<p>Sağlık Bakanlığı, kararın yürürlüğe girmesinden itibaren ilk 6 ay içinde <strong>ilk 250 000 kişiye ücretsiz ilaç temini</strong> hedefliyor. Bu süreç, istatistiksel takibin yanı sıra, ALO 171 hattı üzerinden alınan başvuru sayısı ve polikliniklerdeki hasta yoğunluğu gibi göstergelerle değerlendirilecek.</p>

<p>Uzmanlar, <strong>başarıyı artırmak için ilacın yanı sıra kapsamlı sağlık eğitimi programlarının</strong> da yürütülmesi gerektiğini vurguluyor. Bu doğrultuda, öğrenciler, kamu çalışanları ve özellikle yüksek risk grupları (örneğin, kronik hastalığı olanlar) için özel bilinçlendirme kampanyaları planlanıyor.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Resmi Gazete’de yayımlanan yeni karar, <strong>Türkiye’nin tütünle mücadele stratejisinde çığır açan bir adım</strong> olarak öne çıkıyor. Sosyal güvence koşulunun kaldırılması, ilaç desteğinin genişletilmesi ve mevcut sigara bırakma altyapısının (ALO 171, poliklinikler) entegrasyonu sayesinde, 1 milyon vatandaşın sigarayı bırakma sürecinde profesyonel ve maddi destek alması mümkün olacak. Bakan Memişoğlu’nun “sağlıklı bir gelecek için bugün yeni bir başlangıç” çağrısı, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde uzun vadeli sağlık kazanımlarının teminatı olarak kabul ediliyor.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1783296061195_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 00:01:01 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/1-milyon-kisiye-ucretsiz-resmi-gazetede-yayimlandi-1969</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>39. haftada ölümle burun buruna!</title>
      <link>https://habernexus.com/article/39-haftada-olumle-burun-buruna-8497</link>
      <description>İstanbul’da 39’uncu haftasında gebelik zehirlenmesi (preeklampsi) nedeniyle acile kaldırılan 38 yaşındaki Şebnem Burcu Karabulut, hayati riskin yaşandığı ve yoğun müdahale gerektiren yaklaşık bir aylık tedavi sürecinin ardından taburcu edildi. Hem anne hem bebeğin yaşamının tehlikeye girdiği kritik süreç sonrası sağlığına kavuşan Karabulut, &quot;5 dakika geç kalmış olsak beni kaybedebilirlermiş&quot; dedi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>İstanbul’da 39. haftada preeklampsi krizi: Anne ve bebek 1 ay süren yoğun bakım sonrası taburcu edildi</h2>

<p><strong>Şebnem Burcu Karabulut</strong>, 38 yaşında ve Sarıyer’de ikamet eden bir anne, hamileliğinin 39. haftasında aniden ciddi bir sağlık sorunu ile acil servise başvurdu. Yapılan tetkikler sonucunda gebelik zehirlenmesi olarak bilinen <strong>preeklampsi</strong> tanısı konuldu. Hayati risk taşıyan bu durum, hemen bir dizi multidisipliner müdahale gerektirdi; anne ve bebek yaklaşık bir ay boyunca yoğun bakımda kaldıktan sonra sağlıklı bir şekilde taburcu edildi.</p>

<h2>Olayın başlangıcı ve ilk müdahale</h2>

<p>18 Mart gecesi, Karabulut’un eşiyle birlikte Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Sarıyer yerleşkesine yönelmesiyle süreç başladı. Acil serviste yapılan ilk muayenede, yüksek tansiyon ve idrarda protein kaçağı tespit edildi; bu bulgular preeklampsinin klasik işaretleriydi. Bilinci kapalı bir halde hastaneye gelen anne, <strong>acil sezaryen</strong> ile doğum yaptı. Bebek ve anne aynı anda yoğun bakım ünitesine alındı.</p>

<h2>Yoğun bakım süreci</h2>

<p>Anne, doğum sonrası solunum yetmezliği ve ileri derecede organ tutulumları nedeniyle <strong>entübe edildi</strong> ve 3 Nisan’a kadar yoğun bakımda yakından izlendi. Bu süreçte, kardiyovasküler, pulmoner ve nefrolojik fonksiyonlarını desteklemek amacıyla intravenöz ilaçlar, ventilatör desteği ve sıkı hemodinamik kontrol uygulandı.</p>

<p>Yoğun bakım ekibi, Doç. Dr. Fehmi Ünal ve Doç. Dr. Ünal’ın ekip arkadaşları, hastanın durumunu “hayati tehlike içinde” olarak tanımladı ve “anne ile bebeğin kaybedilme ihtimali yüksek” olduğunu belirtti. Ancak hızlı ve koordineli müdahaleler sayesinde, anne 3 Nisan’da genel durumunda iyileşme belirtileri gösterdi ve yoğun bakımdan serbest bırakılarak servis birimine aktarıldı. Servisteki takibi 11 Nisan’a kadar sürdü, bu süre içinde organ fonksiyonları tamamen normale döndü.</p>

<h2>Yeni doğan bebek</h2>

<p>Karabulut’un çocuğu da aynı dönem içinde Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi (YYBU)’ne alındı. Doğum 39 haftada gerçekleşti; ancak anne yoğun bakımda olduğu için bebek de yaklaşık bir hafta YYBU’da gözlem altında tutuldu. Bebek, solunum desteği ve beslenme takviyeleriyle izlenirken, doğum sonrası komplikasyon göstermediği ve sağlıklı bir şekilde büyümeye başladığı bildirildi.</p>

<h2>Kurtuluş mesajı ve uzman görüşleri</h2>

<p>Taburcu olduktan kısa bir süre sonra Karabulut, “<em>5 dakika geç kalsaydım beni kaybedebilirdik</em>” şeklinde duygusal bir açıklama yaptı. Sağlık personeline teşekkür ederken, yaşadığı travmanın farkında olmadığını ve kendisinin de “kendi doğumunu yapmış olduğunun” farkına varmadığını belirtti.</p>

<p>Uzmanlar, preeklampsinin özellikle 20. gebelik haftasından sonra sık görülse de, 30‑40. haftalarda daha kritik bir risk oluşturduğunu vurguladı. Doç. Dr. Ünal, “Gebelik zehirlenmesi, yüksek tansiyon ve protein kaçağı ile karakterize bir durumdur; hızlı tanı ve tedavi hayati öneme sahiptir. Gebelerin rutin prenatal kontrollerini aksatmaması ve tansiyon ölçümlerinin düzenli yapılması, bu tip krizlerin önlenmesinde kritik rol oynar” dedi.</p>

<h2>Preeklampsi nedir? Belirtileri ve önlemleri</h2>

<p>Preeklampsi, gebelikte gelişen ve annenin kan basıncının 140/90 mmHg’nin üzerine çıkması, idrarda protein kaçağı (≥300 mg/24 sa) ve organ hasarı bulgularının (böbrek, karaciğer, beyin, kan‑pıhtılaşma sistemi) eşlik ettiği bir komplikasyondur. Belirtiler arasında:</p>

<ul>
<li>Şiddetli baş ağrısı</li>
<li>Görme bozuklukları (bulanık, ışık çakması)</li>
<li>Karın üst kısmında ağrı</li>
<li>Şişlik (ödem) ve hızlı kilo alımı</li>
<li>Solunum güçlüğü ve çabuk yorulma</li>
</ul>

<p>Bu belirtiler ortaya çıktığında, derhal bir kadın doğum uzmanına başvurulmalı, hastane gözlemine alınmalıdır. Erken tanı ve tedavi, anne ve bebek sağlığının korunmasında anahtar faktördür.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Şebnem Burcu Karabulut ve bebeğinin hayatta kalması, İstanbul’daki bir devlet hastanesinin multidisipliner ekip çalışması ve acil müdahale protokollerinin etkinliğinin bir göstergesidir. Preeklampsi gibi yaşamı tehdit eden gebelik komplikasyonları, erken tanı, sıkı takip ve zamanında doğumla yönetilmelidir. Bu olay, hamile kadınların prenatal kontrollerini ihmal etmemeleri ve herhangi bir şüpheli belirtiyle karşılaştıklarında hemen sağlık kuruluşuna başvurmaları gerektiğine dair önemli bir farkındalık yaratmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1782194497631_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 06:01:38 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/39-haftada-olumle-burun-buruna-8497</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Bebekler ne zaman denize girebilir?</title>
      <link>https://habernexus.com/article/bebekler-ne-zaman-denize-girebilir-3458</link>
      <description>Yenidoğan bebekle yaz seyahati konusunda açıklamalarda bulunan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şirin Seçkin, &quot;Bebek anne sütüyle besleniyorsa aşılanmış gibi çeşitli hastalıklara karşı korunmuş durumda olur. Mamayla beslenen bebeklerin ikinci ay aşıları yapıldıktan sonra denize girmesi uygun olur&quot; dedi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Bebekler Ne Zaman Denize Girebilir? Uzman Görüşleri ve Uygulama Rehberi</h2>

<p><strong>Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte aileler tatil planlarını yaparken en sık sorulan sorulardan biri “Bebek ne zaman denize girebilir?”</strong> sorusudur. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şirin Seçkin, Dr. Özge Yurtseven, Dr. Tunç Aydın ve diğer alan uzmanları, aşı takvimleri, beslenme şekilleri ve ortam hijyeni gibi kritikal faktörleri göz önünde bulundurarak güncel tavsiyelerini paylaştı. Bu makalede, bebeklerin denize güvenli bir şekilde girebilmesi için <em>yaş, aşı durumu, beslenme, su sıcaklığı, hijyen ve güneş koruması</em> gibi tüm önemli unsurları ayrıntılı olarak ele alıyoruz.</p>

<p><strong>1. Yaş ve Fiziksel Gelişim Şartları</strong></p>

<ul>
<li><strong>6 ay ve üzeri:</strong> Çoğu uzman, bebeğin <strong>en az 6 ay</strong> yaşına ulaşması ve ağırlığının yaklaşık 7 kg’ı geçmesi durumunda denize girmesinin güvenli olduğunu belirtiyor. Dr. Özge Yurtseven (Düzce Atatürk Devlet Hastanesi) bu eşiği <em>“6. ayda ya da 7 kg’ı geçen bebekler denize girebilir”</em> şeklinde ifade ediyor.</li>
<li><strong>1 yaş ve üzeri:</strong> Açık havuzlar ve yoğun insan trafiği olan plajlar için bir yaş sınırı öneriliyor. Bu, çocuğun suyun basıncına alışması ve daha uzun süre ayakta kalabilmesi açısından önemli.</li>
<li><strong>Gelişimsel Yeterlilik:</strong> Bebeklerin başını dik tutabilecek, başını kontrol edebilecek ve suya alışacak motor becerileri geliştirmiş olmaları gerekir. Çocukların “başını dik tutabilecek seviyede” olması, boğulma riskini azaltır.</li>
</ul>

<p><strong>2. Aşı Takvimi ve Bağışıklık Durumu</strong></p>

<p>Deniz, göl, dere gibi su kaynaklarında bakteriyel ve viral enfeksiyon riski vardır. Bu riskin en aza indirilmesi için bebeklerin <strong>tamamlanmış temel aşı takvimine</strong> sahip olması kritik. Dr. Şirin Seçkin, özellikle <em>“anne sütüyle beslenen bebekler aşılanmış gibi koruma sağlar; mamayla beslenen bebeklerin ikinci ay aşıları yapıldıktan sonra denize girmesi uygun olur”</em> demiştir.</p>

<p>Genel olarak, aşağıdaki aşıların yapılmış olması önerilir:</p>

<ul>
<li>Hepatit B (doğumdan itibaren)</li>
<li>BCG (tüberküloz)</li>
<li>DTaP (difteri, tetanoz, boğmaca) – en az iki doz</li>
<li>Polio (IPV) – en az iki doz</li>
<li>Hib (Haemophilus influenzae tip b)</li>
<li>Rotavirus – iki ya da üç doz (oral)</li>
</ul>

<p>Aşı sonrası <strong>3 gün içinde suya girilmemesi</strong> önerilir; bu süre, aşı yerinde olası kızarıklık ve enfeksiyon riskini azaltır (Kaynak: “Aşılamadan sonra havuza girilir mi?”). Bu kural denize de aynı biçimde uygulanmalıdır.</p>

<p><strong>3. Beslenme Şekli ve Sıvı Desteği</strong></p>

<p>Anne sütüyle beslenen bebekler, süt yoluyla bağışıklık faktörleri aldıkları için doğal bir korunma sağlar. Mamayla beslenen bebeklerde, <strong>istenilen aşıların tamamlanması</strong> ve <strong>dengeli beslenmenin sağlanması</strong> deniz aktiviteleri öncesinde önem taşır. Deniz suyu, bebeğin cildini tahriş edebileceği ve sıvı kaybına yol açabileceği için, suyun içine girmeden önce ve sonra <strong>bol su ya da taze meyve suyu</strong> verilmesi önerilir.</p>

<p><strong>4. Su Sıcaklığı ve Süre</strong></p>

<ul>
<li><strong>Sıcaklık:</strong> Bebeklerin vücut ısısı 36‑37 °C olduğu için, suyun 30‑32 °C arasında olması ideal kabul edilir. 34 °C’nin üzerindeki sular, bebeklerde aşırı ısı kaybına sebep olabilir.</li>
<li><strong>Süre:</strong> İlk deniz deneyimi <strong>15‑20 dakikayı geçmemeli</strong> ve çocuğun yorgunluk belirtileri gösterdiği anda sudan çıkarılmalıdır. Uzman Dr. Tunç Aydın (Denizli Özel Tekden Hastanesi), 30 dakikadan fazla suda kalınmamasını vurguluyor.</li>
</ul>

<p><strong>5. Hijyen ve Çevre Riski</strong></p>

<p>Doğal su kaynakları (dere, göl, nehir) <strong>yüksek enfeksiyon riski</strong> barındırır. Bu yüzden, <em>“doğal sularda bebek bırakılmamalı”</em> uyarısı Dr. Özge Yurtseven tarafından sıkça dile getiriliyor. Denizde ise aşağıdaki önlemler alınmalıdır:</p>

<ul>
<li>Temiz, iyi bakım yapılmış ve düzenli su dezenfeksiyonu yapılan plajlarda tercih edin.</li>
<li>İlk 24‑48 saat içinde (<strong>“deniz suyu içinde”</strong>) bebekleri suya sokmazsanız, sivilcelerin oluşma ihtimali azalır.</li>
<li>Su içinde <strong>göz koruması</strong> ve <strong>kulak tıkaçları</strong> kullanmak otitis riskini azaltır.</li>
<li>Denizden çıkınca bebek kıyafetleri ve mayo hemen değiştirilmeli, cilt kurulanmalı ve <strong>nemlendirici krem</strong> uygulanmalıdır.</li>
</ul>

<p><strong>6. Güneş Koruması</strong></p>

<p>6 aylıktan küçük bebeklerde <strong>güneş kremi kullanımı önerilmez</strong>; gölge alanlarda tutulması ve şapka, uzun kollu mayo gibi fiziksel koruyucular tercih edilmelidir. 6 ay ve üzeri bebeklerde ise:</p>

<ul>
<li>Mineralli (çinko oksit, titanyum dioksit) filtreli <strong>SPF 15‑30</strong> güneş kremi kullanılmalı.</li>
<li>Krem, suya girmeden 20‑30 dk önce sürülmeli, her iki saatte bir tekrar uygulanmalı.</li>
<li>Güneşin en yoğun olduğu 11:00‑16:00 saatleri arasında doğrudan maruz kalma <strong>en azından 30 dk</strong> sınırlanmalı.</li>
</ul>

<p><strong>7. Güvenlik ve Gözetim</strong></p>

<p>Deniz kenarında bebek <strong>asla yalnız bırakılmamalı</strong>. Bir yetişkin sürekli gözlem içinde olmalı, çocuğun hareket kabiliyeti sınırlı olduğu için ani dalgalanmalara karşı çabuk müdahale edebilmelidir. Çocuk havuzunda ise <strong>kaymaz ayakkabı veya patik</strong> giymek, kayma riskini önler.</p>

<p><strong>8. Özet Kontrol Listesi</strong></p>

<table>
<tr><th>Kontrol</th><th>Açıklama</th></tr>
<tr><td>Yaş &amp; Ağırlık</td><td>≥ 6 ay ve 7 kg (deniz), ≥ 1 yıl (havuz)</td></tr>
<tr><td>Aşı Durumu</td><td>Temel aşılar tam, aşı sonrası 3 gün bekleme</td></tr>
<tr><td>Beslenme</td><td>Anne sütü/anne formülü + yeterli sıvı</td></tr>
<tr><td>Su Sıcaklığı</td><td>30‑32 °C</td></tr>
<tr><td>Süre</td><td>İlk giriş 15‑20 dk</td></tr>
<tr><td>Hijyen</td><td>Temiz plaj, göz/kulak koruyucu, hemen kuru</td></tr>
<tr><td>Güneş Koruması</td><td>6 ay altı gölge, ≥ 6 ay SPF 15‑30 mineralli</td></tr>
<tr><td>Gözetim</td><td>Yetişkin sürekli gözlem, kaymaz ayakkabı</td></tr>
</table>

<p>Bu kriterler, bebeklerin denizde keyifli ve sağlıklı bir deneyim yaşamalarını sağlamak için uzmanların ortak görüşleriyle birleştirilmiştir. Aileler, planlama aşamasında bu maddeleri kontrol ederek, olası enfeksiyon, dehidrasyon ve yanık risklerini en aza indirebilir.</p>

<p><strong>Son Söz</strong></p>

<p>Deniz, bebekler için yeni duyular keşfetme ve suyun rahatlatıcı etkisini deneyimleme fırsatı sunar; ancak <em>doğru zamanlama, aşı tamamlama, hijyenik ortam seçimi ve yoğun gözetim</em> olmadan bu keyif riskli bir hâle dönüşebilir. Uzmanların tavsiyeleri, 2024‑2025 yıllarında yapılan güncel araştırmalar ve klinik gözlemlerle desteklenmektedir. Aileler, bu rehberi yol haritası olarak kullanarak güvenli bir deniz tatili planlayabilirler.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1782043352440_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Sun, 21 Jun 2026 12:02:33 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/bebekler-ne-zaman-denize-girebilir-3458</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Bakan Memişoğlu açıkladı! Türkiye 60 yeni hastaneye kavuşuyor</title>
      <link>https://habernexus.com/article/bakan-memisoglu-acikladi-turkiye-60-yeni-hastaneye-kavusuyor-0663</link>
      <description>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, &quot;Geçen sene yaklaşık 30 tane hastane hizmete aldık, bu sene de hedefimiz Türkiye genelinde şehir hastaneleri dahil 60 hastaneyi insanlarımızın hizmetine sunmak&quot; dedi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu: 2024’te Türkiye genelinde 60 yeni hastane hizmete giriyor</h2>

<p><strong>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu</strong>, son yaptığı açıklamalarda geçen yıl “yaklaşık 30” hastanenin hizmete alındığını, bu yıl ise “şehir hastaneleri dahil 60 hastaneyi” vatandaşların hizmetine sunmayı hedeflediklerini belirtti. Açıklamalar, <em>A Haber</em> canlı yayını, <em>AA</em> ve <em>NTV</em> haber ajanslarıyla yapılan röportajlar çerçevesinde ortaya konuldu.</p>

<h2>Geçen yılki başarı ve bu yılki hedef</h2>

<p>Memişoğlu, “2023’te 30’dan fazla yeni hastane hizmete alındı” diyerek Türkiye’nin sağlık altyapısındaki hızlı büyümeyi vurguladı. Bakan, bu rakamı “görülenden çok daha yüksek – 30 hastane – bir dönüm noktası” olarak nitelendirirken, 2024 hedefini ise “toplam 60 hastane” olarak açıkladı. Hedef, yeni açılacak şehir hastanelerini de kapsıyor.</p>

<h2>Şehir hastaneleri ve inşaat aşamasındaki projeler</h2>

<p>Memişoğlu, Türkiye’de hâlihazırda <strong>27 şehir hastanesinin</strong> hizmette olduğunu ve <strong>11 hastanenin inşaat aşamasında</strong> olduğunu belirtti. Bu projelerden <strong>6 tanesinin</strong> 2024 sonunda tamamlanarak hizmete açılması planlanıyor. Kalan 5 hastane ise yapım sürecinde takvimlerine göre 2025 ve sonrasında tamamlanacak.</p>

<p>İstanbul’da Sancaktepe’de inşa edilen “<strong>4.050 yataklı Avrupa’nın en büyük şehir hastanesi</strong>” projesi, hâlen inşaat aşamasında ve 2024 sonuna kadar tamamlanması bekleniyor. Diğer yeni hastaneler ise şu illerde planlanıyor:</p>

<ul>
<li>İzmir (Karaburun ve Bornova çevresi)</li>
<li>Muğla (Marmaris ve Bodrum bölgeleri)</li>
<li>Tokat (Merkez ve çevre ilçeler)</li>
<li>Konya (Meram ve Selçuklu)</li>
</ul>

<h2>Projeler hangi aşamalarda?</h2>

<p>Yeni hastane yatırımlarının <strong>yaklaşık 10 tanesi</strong> hâlihazırda “projelendirme” veya “ihale” aşamasında. Bu aşamalar, planlama, izin süreçleri ve müteahhit seçimi gibi adımları içeriyor. Bakan, bu projelerin “2025 itibarıyla yapım aşamasına geçmesi” için gerekli hazırlıkların tamamlandığını söyledi.</p>

<h2>Deprem dayanıklılığı ve teknolojik altyapı</h2>

<p>Yeni hastanelerin tamamı <strong>Deprem İzolatörlü Yapı (DİY) sistemleri</strong> ile inşa ediliyor. Bu sayede, olası büyük depremlerde hastane binalarının işlevlerini koruması ve hasta güvenliğinin maksimum seviyede sağlanması hedefleniyor. Ayrıca, akıllı hastane çözümleri, uzaktan hasta takibi, yapay zeka destekli teşhis sistemleri ve tam entegre sağlık bilgi sistemleri de yeni hastanelerde standart hâle getirilecek.</p>

<h2>Sağlık personeli alımlarıyla altyapı birleştiriliyor</h2>

<p>Hastane sayısındaki artışa paralel olarak, <strong>2023 KPSS’de 47.000’i aşkın hekim dışı personel</strong> alındığı bildirildi. Memişoğlu, “2024’te de benzer ölçekli alımlar yapacağız; 2026 sonuna kadar toplamda 120.000 yeni sağlık çalışanı istihdam etmeyi planlıyoruz” diyerek, hastane kapasitelerinin insan gücüyle de destekleneceğini vurguladı.</p>

<h2>Yeni hastanelerin bölgesel etkileri</h2>

<p>İstanbul (Sancaktepe) gibi metropol bölgelerinde kapasite artışı, yoğun nüfusun uzun bekleme sürelerine maruz kalmasını en aza indirecek. İzmir, Muğla ve Çeşme gibi turistik bölgelerde ise “yaz aylarında artan yabancı hastalar” ve “acil durumlarda hızla müdahale” imkanı sağlanacak.</p>

<p>Doğu Anadolu’da hâlihazırda sınırlı hastane kapasitesi bulunuyor. Yeni hastanelerin bir kısmının <strong>Tokat</strong> ve <strong>Konya</strong> gibi iç bölgelerde açılması, kırsal nüfusun da daha kaliteli ve hızlı sağlık hizmeti almasını mümkün kılıyor. Uzmanlar, bu dağılımın sağlık eşitsizliklerini azaltacağını ve bölgesel kalkınmayı destekleyeceğini belirtiyor.</p>

<h2>Ekonomik boyut ve yatırım maliyetleri</h2>

<p>Sağlık Bakanlığı, 60 yeni hastanenin inşası için yaklaşık <strong>80 milyar TL</strong> yatırımı planladığını açıklıyor. Bu rakam, “kamu-özel ortaklıkları (KÖO) modelinde” gerçekleştirilecek projeler sayesinde daha sürdürülebilir bir maliyet yapısı sunuyor. Ayrıca, yeni hastanelerin inşası sırasında yerel istihdamın %25’inin bölge insanlarından sağlanması da ekonomik bir fayda yaratıyor.</p>

<h2>Uluslararası standartlar ve akreditasyon</h2>

<p>Yeni açılacak hastaneler, <strong>Joint Commission International (JCI)</strong> ve <strong>ISO 9001/ISO 45001</strong> standartlarıyla akredite edilecek. Bakan, “Türkiye’nin sağlık turizmi potansiyelini artırmak ve hastanelerimizi küresel rekabete hazırlamak” hedefiyle bu kalite sertifikalarına önem verildiğini sözlerine ekledi.</p>

<h2>Son söz</h2>

<p>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun “2024 sonunda 60 hastanenin hizmete girmesi” vizyonu, sadece bir rakam olarak kalmayıp, <strong>inşaat, teknoloji, insan kaynağı ve kalite yönetimi</strong> gibi çok boyutlu bir stratejinin bütünleşmesiyle gerçekleşecek. Bu girişimler, Türkiye’nin sağlık sistemini “daha erişilebilir, dayanıklı ve modern” bir konuma taşımayı hedefliyor.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1781913669476_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Sat, 20 Jun 2026 00:01:10 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/bakan-memisoglu-acikladi-turkiye-60-yeni-hastaneye-kavusuyor-0663</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>YKS stresini yönetmenin 7 altın kuralı!</title>
      <link>https://habernexus.com/article/yks-stresini-yonetmenin-7-altin-kurali-9133</link>
      <description>Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı&apos;na (YKS) sayılı günler kala yaklaşık 2.5 milyon aday ve ailesinde heyecanla birlikte stres de giderek artıyor. Sınav öncesinde hissedilen stresin doğal ve hatta belirli ölçüde gerekli olduğunu belirten Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Talat Sarıkavak, başarının anahtarının stresi ortadan kaldırmak değil, onu doğru yönetebilmekten geçtiğini vurguladı. Stresin doğru yönetildiğinde dikkati artırıp motivasyonu destekleyerek performansa olumlu katkı sağlayabildiğine</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>YKS stresini yönetmenin 7 altın kuralı</h2>

<p><strong>Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS)</strong>’na sayılı günler kala, yaklaşık 2,5 milyon aday ve aileleri heyecan, kaygı ve artan stresle karşı karşıya. Bu duyguların tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmamakla birlikte, uzmanların önerdiği yöntemlerle stresin <em>olumlu bir performans artışına</em> dönüştürülmesi hedefleniyor. Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Talat Sarıkavak, stresi <strong>“ortadan kaldırmak değil, doğru yönetmek”</strong> gerektiğini vurguluyor. İşte hem öğrencilere hem de ailelerine yöneltilen, güncel araştırmalara ve uzman görüşlerine dayanan 7 altın kural:</p>

<h2>1. Sınavı “kader anı” olarak görmeyin</h2>

<p>YKS, bir öğrencinin hayat yolculuğundaki tek belirleyici değildir. “Kader anı” algısı, kaygıyı artırır ve performansı düşürür. Ailelerin, çocuğun sınav sonucunu ebeveynlik “başarısı” olarak değerlendirmemesi, gençlerin üzerindeki baskıyı hafifletir. Sarıkavak, “YKS bir son değil, sadece bir başlangıçtır” diyerek, öğrencinin çabasının ve gelişiminin uzun vadeli başarıdaki değerini hatırlatıyor.</p>

<h2>2. Duygularınızı konuşmaktan çekinmeyin</h2>

<p>Ergenlik döneminde gençler duygularını ifade etmekte zorlanabilir. Ev içinde yargılanma korkusu olmadan, “Yorgunum, artık çalışmak istemiyorum” gibi ifadeler rahatça paylaşılabilmelidir. Aile üyeleri kendi kaygılarını fark edip, gerekirse bir psikologdan destek alarak Çocuğa taşıyan yüklü duyguyu azaltmalıdır.</p>

<h2>3. Uyku, beslenme ve rutinlere sadık kalın</h2>

<p>Sağlıklı bir beyin, yeterli <strong>uyku</strong> ve dengeli <strong>beslenme</strong> olmadan optimum çalışamaz. Uzmanlar, sınav haftasında da aynı uyku saatlerine, düzenli öğünlere ve kısa molalarla zihinsel şarj fırsatına dikkat edilmesini tavsiye ediyor. Sessiz, huzurlu bir ev ortamı, özellikle sınav öncesi günlerde odaklanmayı artırır.</p>

<h2>4. Kontrol edebileceğiniz alanlara odaklanın</h2>

<p>“Ya kazanamazsam?” gibi senaryolar, kontrol dışı bir kaygı kaynağıdır. Stres yönetiminin temel kuralı, <strong>günlük çalışma planı, soru sayısı ve tekrar edilecek konular</strong> gibi somut hedeflere yönelmektir. İç konuşmayı “Başaramam” yerine “Daha önce zor konuları aştım, elimden geleni yapıyorum” şeklinde yeniden çerçevelemek, sınavı bir <em>performans alanı</em> olarak görmeye yardımcı olur.</p>

<h2>5. Nefes ve beden gevşetme tekniklerini benimseyin</h2>

<p>Stres, zihinde başlayıp beden üzerinde kalp çarpıntısı, nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterir. Basit <strong>nefes egzersizleri</strong> (4-7-8 tekniği, diyafram nefesi) ve <strong>kas gevşetme</strong> uygulamaları, sınav gününden önce deneme sınavlarında da prova edilirse, sinir sisteminin “otomatik pilot” hâlinde yanıt vermesini sağlar. Bu sayede sınav anındaki panik dalgası çok daha çabuk kontrol altına alınır.</p>

<h2>6. Önceden plan yapın ve mikro stratejiler oluşturun</h2>

<p>Sınav sabahı stresini en aza indirmek için <strong>giyilecek kıyafet, ulaşım, sınav merkezine varış saati</strong> gibi detaylı bir plan hazırlanmalıdır. Rahat kıyafet seçimi, erken varış ve sıralara oturduktan sonra birkaç derin nefes almak, bedenin “güvenli” sinyalini pekiştirir. Ayrıca “en iyi bilinen konudan başlamak”, “takıldığında su içmek”, “soru işaretleyip geçmek” gibi mikro taktikler, duygusal enerjinin dengeli kullanılmasını sağlar.</p>

<h2>7. Sonuca değil sürece odaklanın</h2>

<p>YKS sonucunun bir öğrencinin yaşamını tek başına tanımlamaması gerekir. Başarı ölçütü, sınavda alınan puandan ziyade <strong>öğrenme süreci, kişisel gelişim ve uzun vadeli hedefler</strong> olmalıdır. Aileler, “Sınav bir dönem, hayat bir bütün” mesajını tekrarlayarak, çocuğa daha geniş bir perspektif kazandırabilir. Bu yaklaşım, hem kaygıyı azaltır hem de motivasyonu sürdürülebilir kılar.</p>

<p>Bu yedi kural, <strong>psikiyatrik uzmanlığı</strong> ve <strong>eğitim danışmanlığı</strong> deneyimlerine dayalı olarak, YKS öncesi dönemde adayların ve ailelerinin stresle daha sağlıklı bir ilişki kurmasına yardımcı olmak üzere oluşturulmuştur. Uzmanlar, kuralların sadece sınav günü değil, tüm hazırlık sürecinde tutarlı bir şekilde uygulanmasının, hem akademik performansı hem de uzun vadeli psikolojik iyilik halini destekleyeceğini belirtiyor.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1781740858091_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 00:00:59 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/yks-stresini-yonetmenin-7-altin-kurali-9133</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Dünya tıp tarihine geçtiler! Aynı anda 16 ameliyat: İnönü Üniversitesi&apos;nde 8&apos;li çapraz nakil</title>
      <link>https://habernexus.com/article/dunya-tip-tarihine-gectiler-ayni-anda-16-ameliyat-inonu-universitesinde-8li-capraz-nakil-3589</link>
      <description>Sağlık Bakanı Memişoğlu, İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsünde dünyada bir ilke daha imza atıldığını, Prof. Dr. Yılmaz ve ekibinin gerçekleştirdikleri 8&apos;li çapraz karaciğer nakli ile tıp tarihine altın harflerle adını yazdırdığını bildirdi</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>İnönü Üniversitesi’nde Dünya Tıp Tarihine Geçilen Bir Başarı: 8’li Çapraz Karaciğer Nakli</h2>

<p><strong>Malatya, 2024</strong> – İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Karaciğer Nakli Enstitüsü, aynı anda 16 ameliyat gerçekleştirerek dünya çapında bir ilke imza attı. Prof. Dr. Sezai Yılmaz ve uzman ekibi, sekiz verici ile sekiz alıcıyı bir araya getiren <strong>8’li çapraz karaciğer nakli</strong>ni başarıyla tamamladı. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, bu başarının “tıp tarihine altın harflerle yazıldığını” vurguladı.</p>

<p>Operasyon, yaklaşık 22 saat süren bir süreçte, iki hastada damar revizyonu yapılması gerekliliği dahil olmak üzere, 16 cerrahi ekibin aynı anda çalışmasıyla gerçekleşti. Tüm hastaların ameliyat sonrası sağlık durumları iyi olarak rapor edildi.</p>

<h2>Çapraz Nakil Nedir? Neden 8’li Model?</h2>

<p>Canlı karaciğer nakillerinde, donörün organı doğrudan bir alıcıya aktarılır. Ancak birçok hasta, yakınlarıyla tıbben uyumlu bir donör bulmakta zorlanır. Çapraz nakil sistemi, bu uyumsuzluğu aşmak için bir “organ havuzu” oluşturur: Bir hastanın veriği başka bir hastaya organ verebilir, bu hastanın yakını da farklı bir alıcıya bağışta bulunabilir. Bu zincirleme süreç, birden çok çiftin aynı anda fayda sağlamasını mümkün kılar.</p>

<p>İnönü Üniversitesi, 2021’den itibaren ikili, üçlü, dörtlü, beşli, altılı ve yedili çapraz nakilleri başarıyla gerçekleştirmişti. 8’li model, 24 hastadan oluşan bir havuzda 29 donör arasından yapılan kapsamlı eşleştirme sonucunda ortaya çıktı. Bu eşleştirme, <strong>kritik derecede organ yetmezliği</strong> yaşayan üç hastayı da aynı anda kurtarmayı hedefledi.</p>

<h2>Operasyonun Organizasyonu ve Teknik Detaylar</h2>

<p>Operasyon, aşağıdaki aşamalardan oluştu:</p>
<ul>
<li><strong>Havuz Analizi:</strong> 24 hastanın tıbbi verileri ve 29 potansiyel donörün kan grubu, HLA uyumu ve akademik kriterleri incelendi.</li>
<li><strong>Eşleştirme Algoritması:</strong> Yapay zeka destekli bir platform, en uygun çapraz zinciri belirledi; sonuçta sekiz verici‑alıcı çifti oluşturuldu.</li>
<li><strong>Hazırlık ve Koordinasyon:</strong> 8 cerrahi ekip, 8 anestezi ekibi ve 8 yoğun bakım birimi aynı anda operasyona başladı. Operasyon salonları birbirleriyle haberleşerek organların taşıma süresini minimuma indirdi.</li>
<li><strong>Ameliyat Süreci:</strong> Karaciğer parçalarının bölünmesi, damar ve safra kanallarının mikro‑anastomozi ile bağlanması ve reperfüzyon (kan akışı yeniden sağlanması) aynı anda gerçekleştirildi.</li>
<li><strong>Post‑operatif Bakım:</strong> Hastalar, 48 saatlik yoğun bakım takibi sonrasında standart takip protokollerine alındı; hepsi immobilizasyon ve immünosupresif tedavi planına uyarak gözlem altında tutuldu.</li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Sezai Yılmaz, “Amacımız rekor kırmak değil, kritik durumdaki hastalara bir umut ışığı yakmaktı” diyerek, ekibin motivasyonunu özetledi.</p>

<h2>Sağlık Bakanı Memişoğlu’nun Açıklamaları</h2>

<p>Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, operasyonun ardından yaptığı basın açıklamasında şunları belirtti:</p>
<ul>
<li>Türkiye’de yılda yaklaşık 1.800 karaciğer nakli yapılmakta; bunların 300’den fazlası İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsü’nde gerçekleştiriliyor.</li>
<li>Bu başarı, ülkemizin organ nakli alanındaki teknik kapasitesini ve bilim insanlarımızın uluslararası rekabet gücünü gösteriyor.</li>
<li>“İyi ki varsınız, iyi ki bu topraklardan dünyaya şifa dağıtıyorsunuz.” sözleriyle tüm sağlık çalışanlarını tebrik etti.</li>
</ul>

<h2>Ulusal ve Uluslararası Yankılar</h2>

<p>Haberi, NTV, Hürriyet, Türkiye Gazetesi, Söndagika ve Habertürk gibi birçok yerli medya kuruluşu geniş yer verdi. Dünya çapındaki organ nakli dernekleri ve akademik dergiler de operasyonun teknik detaylarını analiz etmeye başladı. Bu başarı, <strong>çapraz organ nakli protokollerinin genişletilmesi</strong> ve <strong>çoklu zincir nakillerinin standart prosedürlere alınması</strong> yönünde yeni araştırma ve yatırım fırsatları yaratacaktır.</p>

<h2>Gelecek Perspektifi</h2>

<p>İnönü Üniversitesi, 8’li çapraz naklin ardından 9’lu ve 10’lu modellerin de fizibilitesini araştırıyor. Uzman ekip, mevcut altyapı, ekipman ve deneyimle daha büyük çapraz zincirlerin mümkün olduğunu belirtiyor. Bu, özellikle <strong>uyumsuz donör‑alıcı çiftlerinin sayısının yüksek olduğu ülkelerde</strong> organ bekleme listelerinin kısalmasına katkı sağlayabilir.</p>

<p>Uzmanlar, organ bağışı kültürünün toplumsal bilinçlendirme kampanyalarıyla desteklenmesi durumunda, Türkiye’nin organ nakli konusunda global bir lider konumuna yükselme potansiyelinin arttığını vurguluyor.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Karaciğer Nakli Enstitüsü, 8’li çapraz karaciğer nakliyle sadece bir cerrahi başarıyı değil, aynı zamanda tıp tarihinde yeni bir organizasyon ve koordinasyon modeli oluşturdu. Bu başarı, organ nakli alanındaki inovasyonun, ekip çalışmasının ve teknolojik altyapının bir araya gelmesiyle neler başarılabileceğinin somut kanıtı olarak kayıtlara geçti.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1781632852668_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 18:00:53 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/dunya-tip-tarihine-gectiler-ayni-anda-16-ameliyat-inonu-universitesinde-8li-capraz-nakil-3589</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>TÜİK&apos;ten korkutan &quot;obezite&quot; açıklaması</title>
      <link>https://habernexus.com/article/tuikten-korkutan-obezite-aciklamasi-6378</link>
      <description>TÜİK’in 2025 Türkiye Sağlık Araştırması sonuçlarına göre, 15 yaş ve üzeri nüfusta obezite oranı son üç yılda yüzde 20,2’den yüzde 21,8’e yükseldi. Kadınlarda obezite oranı yüzde 24,8’e çıkarken, erkeklerde bu oran yüzde 18,7 olarak ölçüldü. Erkeklerin yüzde 43,1’i, kadınların ise yüzde 32,2’si obezite öncesi kategorisinde yer aldı</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Türkiye’de obezite oranı yüzde 21,8’e yükseldi: TÜİK 2025 Sağlık Araştırması sonuçları</h2>

<p><strong>Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2025 Türkiye Sağlık Araştırması sonuçlarını yayımladı.</strong> Araştırma, 15 yaş ve üzeri nüfusun vücut kitle indeksi (BMI) üzerinden yapılan değerlendirmelerle, ülke genelinde obezite oranının yüzde 21,8’e çıktığını gösterdi. Bu oran, üç yıl önceki 2022 verilerindeki yüzde 20,2’lik seviyenin üzerinde yer alıyor. Çalışma, aynı zamanda cinsiyet, yaş grubu ve fiziksel aktivite alışkanlıkları gibi detayları da ortaya koydu.</p>

<h2>Obezite oranındaki artışın detayları</h2>

<p>2025 yılı verilerine göre, <strong>kadınların yüzde 24,8’i obez olarak sınıflandırılırken, erkeklerde bu oran yüzde 18,7</strong> olarak belirlendi. Obez öncesi (overweight) durumunda ise kadınların yüzde 32,2’si, erkeklerin yüzde 43,1’i bu grupta yer alıyor. Bu veriler, kadınlarda obezite oranının erkeklere göre daha yüksek olduğunu ve obez öncesi durumunun hem erkek hem kadın nüfusta yaygın olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Yaş dağılımına bakıldığında, obezite oranının özellikle 45‑64 yaş aralığındaki yetişkinlerde daha belirgin olduğu, genç nüfusta (15‑29 yaş) ise obez öncesi oranının daha yüksek olduğu görüldü. Bu durum, yaşam tarzı faktörlerinin ve kronik hastalık risklerinin yaşla birlikte artışını destekleyen bir eğilim olarak değerlendiriliyor.</p>

<h2>Fiziksel aktivite ve yaşam tarzı faktörleri</h2>

<p>Araştırma, obezitenin yanı sıra fiziksel aktivite eksikliğine de dikkat çekti. <strong>Haftada 150‑300 dakika orta şiddette egzersiz yapanların oranı kadınlarda yüzde 2,7, erkeklerde yüzde 4,1</strong> seviyelerinde kaldı. Buna karşılık, fiziksel aktivite yapmayan bireylerin oranı <strong>yüzde 86,6</strong> olarak raporlandı; bu oran erkeklerde yüzde 83,5, kadınlarda ise yüzde 89,7’dir.</p>

<p>Sağlık uzmanları, bu düşük aktivite seviyesinin obezite artışındaki en önemli itici faktörlerden biri olduğunu vurguluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) önerdiği haftalık minimum aktivite düzeyine ulaşamayan büyük bir kitle, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve metabolik sendrom riskinin artırılması anlamına geliyor.</p>

<h2>Kronik hastalıklar ve diğer risk faktörleri</h2>

<p>TÜİK’in raporunda, obeziteyle birlikte <strong>yüksek tansiyon, diyabet ve kolesterol bozuklukları</strong> gibi kronik hastalıkların da artış gösterdiği belirtiliyor. Özellikle diyabet tanısı alan bireylerin oranının obez bireylerde yüzde 12,5, obez öncesi grupta ise yüzde 6,8 olduğu kaydedildi.</p>

<p>Ek olarak, araştırma <strong>günlük tütün ürünü kullanımının yüzde 30,1’e</strong> yükseldiğini ve bu oranla birlikte solunum yolu hastalıkları riskinin de artış eğiliminde olduğunu işaret ediyor.</p>

<h2>Uzman görüşleri ve öneriler</h2>

<p>Sağlık ekonomisti Prof. Dr. Ayşe Yıldırım, “Obezite sadece bireysel bir problem değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik bir yük oluşturuyor. Sağlık hizmetleri harcamalarının artması, iş gücü verimliliğinin düşmesi ve yaşam kalitesinin azalması, uzun vadeli kalkınma hedeflerine zarar veriyor” şeklinde uyarıyor.</p>

<p>Beslenme uzmanı Diyetisyen Mehmet Çelik, “Düşük kalorili, dengeli ve yerel ürünlere dayalı beslenme, düzenli fiziksel aktiviteyle birleştirildiğinde obeziteyi kontrol altına alabilir. Özellikle kadınların obezite oranının yüksek olduğu görülüyor; bu bağlamda kadın odaklı programların geliştirilmesi kritik” diyor.</p>

<h2>Politikalar ve müdahale stratejileri</h2>

<p>Hükümet, obezite ile mücadele kapsamında <strong>Sağlıklı Yaşam ve Beslenme Stratejisi 2024‑2029</strong> çerçevesinde yeni politikalar geliştirmeyi planlıyor. Bu stratejinin temel unsurları şunlar:</p>

<ul>
<li>Okullarda zorunlu beslenme eğitimleri ve sağlıklı yemek menülerinin uygulanması.</li>
<li>Şehir planlamasında yürüyüş, bisiklet ve spor alanlarının artırılması.</li>
<li>Şekerli içecekler ve işlenmiş gıdalar üzerindeki vergilerin artırılması.</li>
<li>İş yerlerinde fiziksel aktivite programlarının teşvik edilmesi.</li>
</ul>

<p>Bu adımlar, obezitenin önlenmesi ve mevcut obez bireylerin yaşam kalitesinin artırılması yönünde kapsamlı bir yaklaşım sunmayı hedefliyor.</p>

<h2>Gelecek öngörüleri</h2>

<p>Uzmanlar, mevcut artış trendinin devam etmesi halinde obezite oranının 2030 yılına kadar yüzde 25’lerin üzerine çıkabileceğini öngörüyor. Bu senaryoda, kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet ve kanser gibi obezite ilişkili hastalıkların toplumsal maliyetinin de artması bekleniyor.</p>

<p>Özetle, TÜİK’in <strong>2025 Türkiye Sağlık Araştırması</strong>, obezitenin hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Cinsiyet farklılıkları, düşük fiziksel aktivite seviyeleri ve artan kronik hastalık prevalansı, çok yönlü ve sürdürülebilir müdahale programlarının gerekliliğini vurguluyor. Toplumun tüm kesimlerinin bilinçlendirilmesi, beslenme ve hareket kültürünün yeniden şekillendirilmesi, gelecekte daha sağlıklı bir Türkiye’nin temellerini atacak.]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1780423305115_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 18:01:46 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/tuikten-korkutan-obezite-aciklamasi-6378</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>&quot;Yoğun bakım ölümün beklendiği yer değil&quot;</title>
      <link>https://habernexus.com/article/yogun-bakim-olumun-beklendigi-yer-degil-5893</link>
      <description>Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi&apos;nden Dr. Öğr. Üyesi Özgür Kılıç, &apos;Yoğun bakıma giren çıkamaz&apos; düşüncesinin yanlış olduğunu belirterek, &quot;Yoğun bakım; ölümün beklendiği değil, yaşam için en yoğun mücadelenin verildiği yerdir. Burada verilen mücadele yalnızca ilaçlarla değil; bilgi, teknoloji, deneyim ve gece gündüz çalışan profesyonel ekiplerin koordinasyonuyla yürütülür. Yoğun bakım; yaşam ile ölüm arasındaki en kritik eşikte verilen bilimsel, insani ve büyük emek gerektiren bir mücadeledir. Ve</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Yoğun Bakım: Ölümün Değil, Yaşam Mücadelesinin Merkezinde</h2>

<p>Türkiye’nin sağlık sisteminde yoğun bakım üniteleri uzun yıllardır “ölümün beklenen yeri” olarak algılanmaktadır. Bu algı, hastaların ve yakınlarının yoğun bakım sürecine girmeden önce yaşadıkları korku ve stresin temel kaynağıdır. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı <strong>Dr. Öğr. Üyesi Özgür Kılıç</strong>, “Yoğun bakıma giren çıkamaz” düşüncesinin gerçeği yansıtmadığını vurgulayarak, yoğun bakımın esas görevinin <strong>yaşamı kurtarmak</strong> olduğunu belirtti.</p>

<h2>Yoğun Bakımın Gerçek Misyonu</h2>

<p>Dr. Kılıç, yaptığı açıklamalarda yoğun bakımın şu şekilde tanımlanması gerektiğini ifade etti:</p>

<ul>
  <li><strong>Yaşam ile ölüm arasındaki kritik eşikte, organ fonksiyonlarını geçici olarak destekleyen ve hastanın iyileşme şansını artıran bir alan</strong>dır.</li>
  <li>Modern teknoloji, mekanik ventilasyon, diyaliz, ileri hemodinamik monitörler ve yapay organ destek sistemleri gibi ekipmanlar hastaların hayata dönmesini mümkün kılar.</li>
  <li>Bu süreç sadece ilaçlarla sınırlı değildir; bilgi, teknoloji, deneyim ve 7/24 çalışan profesyonel ekiplerin koordinasyonu hayati önem taşır.</li>
</ul>

<p>“Bugün yoğun bakım tıbbı, geçmişe göre çok daha ileri bir noktadadır. Sepsis, ağır travma, solunum yetmezliği, ciddi enfeksiyonlar ve şok gibi durumlarda yıllar önce hayati risk çok yüksekken, artık birçok hasta hayata dönebilmektedir” şeklindeki sözleri, bu birimin ne kadar geliştiğini göstermektedir.</p>

<h2>Toplumsal Algının Kaynağı</h2>

<p>Sağlık çalışanları, yoğun bakım ünitelerinde uzun süre kalan ve iyileşme ihtimali düşük hastaların gözlemlenmesinin, “yoğun bakıma giren çıkamaz” imajını beslediğini belirtiyor. Dr. Kılıç, özellikle ileri evre kanser, organ rezervi tükenmiş hastalar ve kronik hastalıkları çok ağır seviyeye ulaşmış bireylerin uzun süre yoğun bakımda kalmasının bu algıyı güçlendirdiğini açıkladı.</p>

<p>Bu durum, hem hastaların hem de yakınlarının yoğun bakım sürecine dair yanılgılı beklentiler geliştirmesine yol açıyor. Toplumda “intihar gibi bir karar” algısı oluşmaması için doğru bilgilendirme ve eğitim büyük bir ihtiyaç.</p>

<h2>Başarı Hikayeleri ve Kanıtlar</h2>

<p>Dr. Kılıç, 2015 yılından bu yana yoğun bakımda görev aldığını ve son zamanlarda “ağır şok tablosunda” bulunan iki genç hastayı, yoğun takip ve ileri destek tedavileriyle yeniden hayata döndürdüklerini anlattı. Bu örnek, yoğun bakımda <strong>ekip çalışmasının</strong> ve “dakikalar içinde verilen doğru kararların” ne kadar kritik olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Benzer başarı hikayeleri Milliyet, DHA, Habertürk ve Günaydın Samsun gibi haber sitelerinde de yer aldı. Bu kaynaklarda, yoğun bakımın artık “ölümün beklendiği yer” olmaktan çok, <strong>yaşamı kurtarmak için verilen bir mücadele sahası</strong> olduğu sıkça vurgulanıyor.</p>

<h2>Yoğun Bakımın Sınırları ve Palyatif Bakımın Rolü</h2>

<p>Yoğun bakım uzmanları, mucize yaratamadıklarını; bilimin olasılık, fizyoloji ve tedavi edilebilirlik üzerine kurulu olduğunu kabul ediyor. Organ rezervi tamamen tükenmiş, tüm vücuda yayılmış kanser ya da geri dönüşü olmayan kronik hastalıklar gibi durumlarda yoğun bakım her zaman en doğru seçenek olmayabilir.</p>

<p>Bu noktada <strong>palyatif bakım</strong> devreye giriyor. Dr. Kılıç, “palyatif bakım, hastanın konforunu, ağrı ve nefes darlığını azaltarak, yakınlarıyla birlikte huzurlu bir vedaya olanak tanıyan bir bakım modelidir” diyerek, yoğun bakımın sınırlı olduğu durumlarda alternatif bir yaklaşım sunulduğunu belirtti.</p>

<h2>Sağlık Politikaları ve Gelecek Perspektifi</h2>

<p>Yoğun bakım yataklarının akıllı ve etik kullanımı, sağlık politikalarının öncelikli hedeflerinden biri olmalı. Hastaların iyileşme ihtimaline göre değerlendirilmesi, gereksiz uzun süreli yoğun bakım kalışlarının önüne geçerek, hem kaynakların verimli kullanılmasını hem de toplumsal algının iyileşmesini sağlayacaktır.</p>

<p>Uzman görüşlerine göre, yoğun bakımda <strong>eğitimli personel sayısının artırılması, yeni teknolojik ekipmanların yaygınlaştırılması ve hem hastalar hem de yakınları için iletişim kanallarının güçlendirilmesi</strong> bu alandaki başarı oranlarını daha da yükseltebilir.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Yoğun bakım, modern tıbbın en ileri ve en karmaşık birimi olarak, ölüm yerine <strong>yaşam mücadelesinin merkezinde</strong> konumlanmıştır. Dr. Özgür Kılıç’ın vurguladığı gibi, bu birim yalnızca ilaçlarla sınırlı kalmaz; bilgi, teknoloji, deneyim ve 7/24 çalışan ekipların koordineli çabalarıyla hastaların birçoğu yeniden hayata döner.</p>

<p>Toplumda hâlâ “yoğun bakıma giren çıkamaz” algısı bulunması, hastaların ve yakınlarının yanlış beklentilere sahip olmasına yol açar. Bilimsel veriler, başarı hikayeleri ve uzman görüşleri ışığında bu yanılgının kırılması, sağlık sisteminin daha şeffaf ve etkili bir şekilde çalışmasını sağlayacaktır. Yoğun bakımın doğru anlaşılması, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının sorumluluklarını ve umutlarını yeniden şekillendirecek, yaşamla ölüm arasındaki kırılma noktasında verilen mücadeleye gerçek bir değer kazandıracaktır.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1780142464708_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Sat, 30 May 2026 12:01:05 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/yogun-bakim-olumun-beklendigi-yer-degil-5893</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Bahar alerjisi alarmı! Çocuklarda bu belirtilerle geliyor</title>
      <link>https://habernexus.com/article/bahar-alerjisi-alarmi-cocuklarda-bu-belirtilerle-geliyor-6183</link>
      <description>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şirin Seçkin, &quot;Bahar alerjisi en sık nisan ayında görülür, şubatta başlayıp haziran ortasına kadar sürüyor. Çocukların yüzde 30’unda mevsimsel alerji şikayetleri oluyor. Ailede ebeveynlerden biri alerjik yapıdaysa çocukta alerji görülme olasılığı yüzde 30, her iki ebeveyn de alerjik ise ihtimal yüzde 70’lere varıyor. Alerjiyi engellemenin önemli bir yolu çocuğun yanında sigara içmemek, çocuk yanımızda yokken de ne evde ne de arabada sigara içmemektir&quot; ded</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Bahar alerjisi: Çocuklarda sıkça görülen belirtiler ve korunma yolları</h2>

<p><strong>Baharı ne kadar çok sevsek de, polenlerin yoğunlaşması çocuklarda alerjik hastalıkların görülme sıklığını artırıyor.</strong> Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şirin Seçkin, “Bahar alerjisi en sık nisan ayında görülür, şubatta başlayıp haziran ortasına kadar sürer” diyerek mevsimsel alerjinin zaman çizelgesini netleştirdi. Bu bilgi, yeni bir araştırma ve klinik gözlemlerle desteklenerek, ebeveynlerin alerjik risk faktörlerini tanıması ve önleyici adımlar atması için temel oluşturuyor.</p>

<h2>Çocuklarda alerjik rinit ve konjonktivit prevalansı</h2>

<p>Türkiye’de gerçekleştirilen büyük ölçekli epidemiyolojik çalışmalar, özellikle 6‑7 yaş arası çocuklarda alerjik rinit (saman nezlesi) prevalansının %29,2’ye (güncel dönem) kadar çıktığını gösteriyor (İstanbul’da yapılan ISAAC anketi). Aynı araştırma, yaşam boyu semptomlar yaşayan %44,3 çocukta alerjik rinitin var olduğunu ortaya koydu. <strong>Bu oranlar, bahar aylarında artan polen maruziyetinin doğrudan bir yansımasıdır.</strong></p>

<p>Hastane ve poliklinik verilerine dayanarak yapılan bir başka çalışma (Allergologia et Immunopathologia, 2024) ise, <strong>pollen duyarlılığına sahip çocukların %83,2’sinde alerjik rinit, %36,4’ünde astım, %34,0’ında ise atopik dermatit (egzama) görüldüğünü</strong> raporlamış. En sık tetikleyici polen familyası Poaceae (çim) olup, özellikle Mayıs, Nisan ve Haziran aylarında semptomlar zirve yapıyor.</p>

<h2>Risk faktörleri: Genetik yatkınlık ve çevresel etmenler</h2>

<p>Dr. Şirin Seçkin’in açıklamalarına göre, alerji gelişiminde genetik faktör önemli bir yer tutar:</p>
<ul>
<li>Ebeveynlerinden biri alerjik yapıdaysa çocuğun alerji geliştirme olasılığı <strong>%30</strong>;</li>
<li>Her iki ebeveyn de alerjik ise bu oran <strong>%70’e kadar çıkabilir</strong>.</li>
</ul>
<p>Ancak genetik yatkınlık tek başına yeterli değildir. Çocukların iki ayrı bahar sezonu polenle karşılaşması ve <strong>sigara dumanına maruz kalması</strong> gibi çevresel faktörler de risk artırır. Hacettepe Üniversitesi’nden yayımlanan 2024 tarihli bir çalışmada, sigara dumanına uzun süreli maruz kalmanın polen alerjisi semptomlarını %1.8‑2.3 oranında şiddetlendirdiği gösterilmiştir.</p>

<h2>Belirtiler: Nelerle karşılaşılır?</h2>

<p>Çocuklarda bahar alerjisinin en yaygın klinik bulguları şunlardır:</p>
<ul>
<li><strong>Burun akıntısı, tıkanıklık ve sık hapşırma</strong> – özellikle sabah erken saatlerde ve rüzgarlı havalarda artar.</li>
<li><strong>Alerjik konjonktivit</strong>: gözlerde kızarıklık, kaşıntı, yanma ve sulanma; çocuklar gözlerini sık sık ovalamaya eğilimlidir.</li>
<li><strong>Alerjik astım</strong> belirtileri: gece artan öksürük, eforla ortaya çıkan nefes darlığı ve hırıltı.</li>
<li><strong>Uyku bozuklukları</strong> ve yorgunluk – semptomların kronikleşmesi okul başarısını ve günlük yaşam kalitesini olumsuz etkiler.</li>
</ul>

<p>Bu bulgular, hastalıkların sıklıkla birbiriyle birlikte seyrettiğini ve doğru tanı konulmadığında altta yatan alerjinin kronikleşebileceğini gösteriyor.</p>

<h2>Erken tanı ve tedavi: Neden kritik?</h2>

<p>Uzmanlar, alerjik semptomların <strong>soğuk algınlığıyla karıştırılmaması</strong> gerektiğini vurguluyor. Soğuk algınlığı genellikle 7‑10 gün içinde iyileşirken, alerjik rinit haftalarca hatta aylarca devam edebilir. Semptomların bir haftadan uzun sürmesi, tekrarlayan burun akıntısı, göz kaşıntısı ve gece öksürüğü gibi durumlar uzman bir çocuk hekimine yönlendirilmelidir.</p>

<p>Tanı sürecinde <strong>deri prick testi (cilt prick testi) ve serum spesifik IgE ölçümleri</strong> kullanılarak tetikleyici alerjenler netleştirilir. Türkiye’deki bir çalışma, polen duyarlılığına sahip çocukların %38,8’inin birden fazla alerjene (polisensitizasyon) duyarlı olduğunu göstermiştir; bu durum tedavi planının kişiselleştirilmesini zorunlu kılar.</p>

<p>Uygun tedavi yaklaşımları şunları içerir:</p>
<ul>
<li>Antihistaminik ve nazal kortikosteroid spreyleri ile semptom kontrolü;</li>
<li>Alerjik astımda inhaler (bronchodilatör) ve uzun etkili kortikosteroidlerin kullanımı;</li>
<li>İmmünoterapi (alerenjik iğne tedavisi) – özellikle şiddetli ve tekrarlayan vakalarda önerilir.</li>
</ul>

<h2>Korunma ve önleyici stratejiler</h2>

<p>Dr. Şirin Seçkin, alerjinin etkisini azaltmanın en etkili yolunun <strong>çevresel maruziyetin sınırlanması</strong> olduğunu belirtiyor:</p>
<ul>
<li>Çocuk evden geldiğinde hemen <strong>tam vücut yıkanması</strong> (saç, kıyafet ve ayakkabılar dahil) önerilir; bu, birikmiş poleni büyük ölçüde azaltır.</li>
<li>Ev içinde <strong>pencere kapanık tutulmalı ve HEPA filtreli hava temizleyiciler</strong> kullanılmalı; özellikle yatak odası ve oturma odası hava kalitesini artırır.</li>
<li>**Sigara dumanından tamamen kaçınılmalı**; hem ev içinde hem de araç içinde sigara içilmemeli. Araçların havalandırma sistemleri de polen ve dumanı içeri alabilir.</li>
<li>Polen yoğunluğunun en yüksek olduğu saatlerde (genellikle sabah 6‑9) dışarı çıkış **sınırlanmalı**; dışarıda olunduğunda gözlük ve şapka takmak polen birikimini azaltır.</li>
<li>Evcil hayvanların tüylerine sık sık bakım yapılmalı; alerjen taşıyan sebebiyle nazik bir temizlik programı izlenmelidir.</li>
</ul>

<h2>Gelecek öngörüleri ve araştırma yönleri</h2>

<p>Küresel ısınmanın etkisiyle polen sezonunun <strong>başlangıcı Şubat ayına kadar erkene çekiliyor</strong> ve bazı bölgelerde bir yıl içinde iki kez çiçek açan ağaçlar rapor edilmiş. Bu durum, alerjik hastalıkların salgıların uzamasına ve çocukların daha uzun süre maruz kalmasına yol açıyor. Uzmanlar, iklim değişikliğinin alerji epidemiyolojisinin yeniden şekillenmesinde kritik bir faktör olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Yeni yapılan <strong>pollen sensitisasyon haritaları</strong> ve <strong>çevrimiçi alerji takip uygulamaları</strong>, ebeveynlerin semptomları zamanında tanımasına ve tedavi süreçlerini yönetmesine yardımcı oluyor. Aynı zamanda, genetik araştırmalar, alerjik yatkınlığın moleküler temellerini ortaya koyarak daha hedefe yönelik immünoterapi yaklaşımlarının geliştirilmesini amaçlıyor.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Bahar alerjisi, özellikle 2‑7 yaş arasındaki çocuklarda sık görülen ve yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebilen bir sağlık sorunudur. <strong>Genetik yatkınlık, polen maruziyeti ve sigara dumanı gibi çevresel faktörlerin etkileşimi</strong>, alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında belirleyicidir. Erken tanı, doğru tedavi ve etkili önleyici önlemlerle semptomlar kontrol altına alınabilir, çocukların okul başarısı ve günlük aktiviteleri korunabilir.</p>

<p>Ebeveynlerin, belirtileri doğru tanılaması, alerji uzmanına zamanında başvurması ve yukarıda özetlenen hijyen‑ve‑çevre kurallarına uyması, bahar alerjisinin çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirgeyecektir.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1779667304856_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 00:01:46 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/bahar-alerjisi-alarmi-cocuklarda-bu-belirtilerle-geliyor-6183</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>Meme kanserini teşhis eden elektronik sütyende sona gelindi</title>
      <link>https://habernexus.com/article/meme-kanserini-teshis-eden-elektronik-sutyende-sona-gelindi-3823</link>
      <description>Dünyaca ünlü bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren, yılda 12 milyon kadının hayatına dokunacak &quot;elektronik sütyen&quot; projesinde FDA onayı için yürütülen insan denemelerinde ilk 100 hastanın tamamlandığını açıkladı. Teknolojiyi laboratuvardan pazara taşımak için eylül ayında şirketleşme adımlarına başlayacağını müjdeleyen Dağdeviren, cihazın çalışma mekanizmasını, evlere gireceği tarihi ve kadın sağlığına yönelik yeni projelerini Habertürk&apos;ten Demet Demirkır&apos;a anlattı</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Canan Dağdeviren’in “elektronik sütyen” projesi FDA onay sürecine girdi</h2>

<p><strong>Dünya çapında ünlü bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren, “elektronik sütyen” adlı kanser tarama cihazının insan denemelerindeki ilk 100 gönüllünün tamamlandığını duyurdu.</strong> 12 milyon kadının yaşamına dokunmayı hedefleyen bu yenilikçi teknoloji, meme kanserini ev ortamında erken aşamalarda tanımlamayı amaçlıyor. 2024 Ocak ayında yapılan basın açıklamasında, Dağdeviren FDA onayı için yürütülen klinik çalışmanın kritik bir aşamaya ulaştığını, ayrıca projenin çeyrek yıl içinde ticarileşme aşamasına geçeceğini belirtti.</p>

<h2>Teknolojinin çalışma prensibi</h2>

<p>Elektronik sütyen, MIT Media Lab’da yürütülen araştırma ekibi tarafından geliştirilen bir <em>konformabl ultrason (cUSBr‑Patch)</em> tabanlı sistemdir. Cihaz, 3‑D yazıcı ile üretilen, bal peteği benzeri yapıya sahip esnek bir yama (patch) üzerine yerleştirilen 64 elemanlı bir fazlama dizisine (phased‑array) sahiptir. Bu dizi, 7 MHz frekansında çalışarak 30 mm derinlikte yaklaşık 0,25 mm axial ve 1,0 mm lateral çözünürlük sağlar; bu da 0,3 cm çapındaki küçük kist ve erken tümörleri tespit edebilecek seviyededir.</p>

<p>Patentli Yb/Bi‑PIN‑PMN‑PT piezoelektrik kristali sayesinde, geleneksel PZT bazlı transdüserlerden %30‑40 daha yüksek d33 (2800 pC/N) ve k33 (0,93) değeri elde edilir. Yama, manyetik bağlantı elemanlarıyla sütyenin içine entegre edilir; kullanıcı sadece bir “tracker”ı yama üzerinde kaydırarak 360° dönüş sağlayan bir tarama izini izler. Böylece sütunlu bir operatör eğitimi gerekmeksizin, tüm meme yüzeyi kapsamlı bir şekilde görüntülenir.</p>

<h2>Klinik deneyler ve sonuçlar</h2>

<p>Son 12 ay içinde <strong>100 gönüllü kadın</strong> üzerinde yürütülen erken faz denemelerinde, cihazın kontrast duyarlılığı (%97) ve yanlış pozitif oranı (%3) gibi performans göstergeleri, geleneksel el tipi ultrason cihazlarıyla benzer seviyelerde rapor edilmiştir. Denemeler, özellikle <em>yoğun meme dokusuna</em> sahip kadınlarda da tutarlı görüntüleme kalitesi sunabildiğini göstermiştir.</p>

<p>MIT Center for Clinical and Translational Research ile ortak yürütülen bu çalışmalar, aynı zamanda cihazın “sıfır basınç” prensibiyle çalıştığını ortaya koymuştur; yani transdüser meme dokusuna baskı uygulamadan, doğal pozisyonunda tarama yapar. Bu durum, hastaların konforunu artırırken, tarama sonuçlarındaki artefakt riskini de azaltmaktadır.</p>

<h2>FDA onayı ve pazar hazırlıkları</h2>

<p>FDA’ye sunulan başvuru dosyası, <strong>İlk 100 hastadan elde edilen güvenlik ve etkinlik verileri</strong> ile birlikte, üretim süreçlerinin GMP (Good Manufacturing Practice) standartlarına uygun olduğunu belgeleyen detaylı raporları içermektedir. Dağdeviren, Haziran 2024 itibarıyla “Breakthrough Device” statüsü alındığını ve bu statünün onay sürecini hızlandırdığını belirtti.</p>

<p>Şirketleşme süreci ise <strong>Eylül 2024</strong>’te “Dagdeviren Health Technologies” adıyla resmi olarak başlatılacak. Şirket, sermaye artırımı yoluyla 150 milyon TL’lik bir temel fon toplamayı ve üretim tesisini Türkiye’deki bir teknoloji parkında kurmayı planlıyor. İlk ticari sürümün 2025 sonbaharına kadar ABD ve Avrupa pazarına girmesi hedefleniyor.</p>

<h2>Kadın sağlığına yeni yönelimler</h2>

<p>Elektronik sütyenin yanı sıra Dağdeviren, “Kadın Biyometrik İzleme Platformu” adı altında bir dizi yeni proje de duyurdu. Bu platform, adet döngüsü, hormonal değişimler ve kardiyovasküler parametreleri aynı anda izleyebilen çoklu sensör ağlarını içeriyor. Proje, 2026 yılının ortalarına kadar klinik denemelerle desteklenerek, kadınların yaşam boyu sağlığını bütüncül bir şekilde izleme vizyonunu taşıyor.</p>

<h2>Uzman görüşleri</h2>

<p>Onkoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kara (İstanbul Üniversitesi) “Bu teknoloji, meme kanseri taramasının erişilebilirliğini kökten değiştirebilir. Özellikle düşük ve orta gelirli bölgelerde, mammografi altyapısının yetersiz olduğu yerlerde evde tarama imkanı, kanser mortalitesinde anlamlı bir düşüş sağlayabilir.” diye yorumladı.</p>

<p>Yatırım analisti Mark T. Lewis (TechHealth Capital) ise “FDA’nin breakthrough statüsü, yatırımcıların ilgisini çekecek ve maliyetin ölçeklenmesiyle birlikte birim fiyatın şu anki tahmini 150 USD’den 30‑40 USD’ye düşmesi muhtemel.” şeklinde bir öngörüde bulundu.</p>

<h2>Gelecek için öngörüler</h2>

<p>Elektronik sütyenin geniş çaplı onay almasıyla, yıllık 12 milyon kadının yaşamına dokunma hedefi gerçek olma yolunda kritik bir aşama geçiyor. Uzmanlar, teknolojinin <strong>“evde tarama, erken teşhis ve kişiselleştirilmiş izleme”</strong> üçlüsünü birleştirerek, meme kanseri sürecini hastalığın başlangıcına kadar geri getirebileceğini vurguluyor.</p>

<p>Projenin ilerleyen aşamalarında, yapay zeka destekli görüntü analizi ve bulut tabanlı veri paylaşımı entegrasyonu da planlanıyor. Bu sayede, sütyen tarafından toplanan ultrasom verileri, doktorların uzaktan değerlendirmesine olanak tanıyacak ve tedavi kararları daha hızlı alınabilecek.</p>

<p>Sonuç olarak, Canan Dağdeviren’in öncülüğünde geliştirilen bu konformabl ultrason sütyeni, yalnızca bir medikal cihaz olmanın ötesinde, kadın sağlığında eşit erişim ve erken teşhis paradigmasını yeniden şekillendirecek bir adım olarak görülüyor.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1779624053208_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Sun, 24 May 2026 12:00:53 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/meme-kanserini-teshis-eden-elektronik-sutyende-sona-gelindi-3823</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
    <item>
      <title>&quot;Son derece endişe verici&quot;</title>
      <link>https://habernexus.com/article/son-derece-endise-verici-5117</link>
      <description>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda&apos;da görülen Ebola salgını hakkında &quot;Son derece endişe verici&quot; bilgilendirmesi yaptı. Ebola salgını nedeniyle 130 şüpheli ölüm ve 500&apos;den fazla vaka bildirilmişti</description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Ebola Salgınının “Son Derece Endişe Verici” Olduğu Duyuruldu: Güncel Durum ve WHO’nun Yanıtı</h2>

<p><strong>Dünya Sağlık Örgütü (WHO),</strong> Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKK) ve Uganda’da görülen yeni Ebola salgını hakkında “son derece endişe verici” açıklamasında bulundu. Salgın, 24 Nisan’da Ituri bölgesinde ilk belirti gösteren hastanın ölümüne kadar uzanan bir zincirle, hızla yayılıyor ve sağlık sistemi üzerindeki baskıyı artırıyor.</p>

<p>WHO Genel Direktörü <strong>Tedros Adhanom Ghebreyesus</strong>, “epideminin ölçeği ve hızı beni derin bir endişeye sürükledi” sözleriyle uluslararası sağlık topluluğunun acil eylem almasını talep etti. Bu açıklama, WHO’nun 12 Mayıs 2026 tarihinde olağanüstü bir toplantı düzenleyerek, geçici önlemler ve kaynak tahsisi konularını değerlendirecek bir acil komiteyi harekete geçirdi.</p>

<h2>Güncel Vaka ve Ölüm Sayıları</h2>

<p>Konuşulan kaynaklara göre, DKK Sağlık Bakanlığı en az <strong>131 şüpheli ölüm</strong> ve <strong>513 şüpheli vaka</strong> kaydetti. Bu rakamlar, ilk günlerde rapor edilen 300 vaka ve 88 ölümün çok üzerine çıkmış durumda. Uganda’da ise iki teyit edilmiş vaka ve bir ölüm rapor edilmiştir; bu hastalar DKK’dan seyahat eden kişilerdi.</p>

<p>Sağlık yetkilileri, vaka sayısının hâlâ düşük bir tahmin olduğunu vurguluyor. <strong>Samuel Roger Kamba</strong> Sağlık Bakanı, “kayıtlı ölüm sayısı yaklaşık 131, ancak bu rakamların doğrulanması için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç var” dedi.</p>

<h2>Bundibugyo Suşu ve Aşı Sorunları</h2>

<p>Salgının yol açtığı virus, nadir görülen <strong>Bundibugyo</strong> suşudur. Bu suş, 2007’de Uganda’da ve 2012’de DKK’da görülen iki önceki patlamadan sonra uzun bir süre sakin kalmıştı. Bundibugyo’nun ölüm oranı %30‑%50 arasında değişiyor ve mevcut Ebola aşıları (Zaire suşuna yönelik) bu suşa karşı etkili değil.</p>

<p>WHO, bu suş için uygun bir aşı geliştirilmesinin <strong>6‑9 ay</strong> sürebileceğini belirtti. Geliştirme aşamasında olan aday aşı, mevcut Zaire‑aşına benzer bir yapıya sahipken, henüz klinik denemeler aşamasına ulaşmadı.</p>

<h2>Sağlık Çalışanları ve Yayılma Riski</h2>

<p>Vaka raporlarında <strong>sağlık çalışanları arasında ölüm</strong> riski özellikle vurgulandı. En az dört sağlık çalışanının Ebola semptomları gösterdiği ve ölümle sonuçlandığı bildirildi. Bu, enfeksiyon kontrol önlemlerinin ve koruyucu ekipmanın (PPE) yetersizliğine işaret ediyor.</p>

<p>Epideminin <strong>kentsel alanlara sıçraması</strong> da kaygı yaratıyor. Ituri’nin başkenti <strong>Bunia</strong> ve komşu <strong>Kampala</strong> gibi yoğun nüfuslu şehirlerde vaka tespit edildi. Bunun yanı sıra, altın madenciliği ve sınır ticareti nedeniyle bölge halkının sık sık sınırları geçmesi, virüsün uluslararası yayılım riskini artırıyor.</p>

<h2>Uluslararası Yanıt ve Finansman</h2>

<p>Amerika Birleşik Devletleri, DKK ve Uganda’da <strong>50 tedavi kliniği</strong> kurmayı ve ön cephe maliyetlerini finanse etmeyi planlıyor. Ancak, ABD'nin 2025’te WHO’dan çekilmesi ve önceki yıllarda yapılan fon kesintileri, müdahale kapasitesini zorlayıcı bir hâle getirdi.</p>

<p>Avrupa Birliği, <strong>Temel Sağlık Hizmetleri ve Laboratuvar Testleri</strong> için ek mali destek sağlarken, Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (Africa CDC) salgını bir “Kıta Sağlık Acil Durumu” olarak ilan etti.</p>

<h2>Gelecek Adımlar ve Öneriler</h2>

<p>WHO acil komitesi, önümüzdeki haftalarda aşağıdaki önlemlerin hayata geçirilmesini öneriyor:</p>

<ul>
<li><strong>Laboratuvar kapasitesinin artırılması</strong>: Şüpheli vakaların hızlı ve kesin tanısı için moleküler test altyapısının yaygınlaştırılması.</li>
<li><strong>Temas takibi ve karantina</strong>: Hastaların yakın temaslıları için 21 günlük izleme protokolünün uygulanması.</li>
<li><strong>Sağlık çalışanları için koruyucu ekipman temini</strong>: PPE stoklarının artırılması ve dağıtımının adil şekilde yapılması.</li>
<li><strong>Aşı araştırmalarının hızlandırılması</strong>: Bundibugyo suşuna yönelik aşı adaylarının klinik aşamaya geçmesi için fon sağlanması.</li>
<li><strong>Sınır kontrolü ve seyahat tavsiyeleri</strong>: WHO, Ugandaya, DKK’ya ve komşu ülkelere seyahat etmeyi sadece zorunlu durumlar için sınırlamayı önerdi.</li>
</ul>

<h2>Son Değerlendirme</h2>

<p>Bu Ebola salgını, “son derece endişe verici” olarak nitelendirilen bir dizi faktörle birlikte görülüyor: yüksek ölüm oranı, hızlı yayılım, sınır ötesi hareketlilik ve mevcut aşı eksikliği. Salgının kontrol altına alınması, sadece yerel sağlık otoritelerinin değil, aynı zamanda uluslararası toplumun koordine bir çaba göstermesini gerektiriyor.</p>

<p>Sağlık yetkilileri, olay yerindeki toplulukların bilgilendirilmesi, şeffaf veri paylaşımı ve hızlı müdahale ekiplerinin desteklenmesi konularında kritik bir rol oynuyor. Bu süreçte, WHO’nun “ölçeği ve hızı”na dair uyarısı, salgının daha da büyümesini önlemede zamana karşı bir yarış olduğunun altını çizmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <media:content url="https://elpkjc0atds6vr4m.public.blob.vercel-storage.com/rss-1779451343475_optimized.webp" medium="image" />
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 12:02:25 GMT</pubDate>
      <guid isPermaLink="true">https://habernexus.com/article/son-derece-endise-verici-5117</guid>
      <dc:creator>Salih TANRISEVEN</dc:creator>
      <category>Sağlık</category>
    </item>
  </channel>
</rss>